Uzunca bir zaman sadece yaşadım, şimdi yazılabilecekleri
sırayla çıkartıyorum. 4 ay önce Polonya’daydım. Evet şu Gezi Parkı olaylarının olay olmaktan çıkıp festivale dönüştüğü zaman gittim, olayların karışmasından kısa bir süre sonra da döndüm. Yolculuğu olaylar çıkmadan önce ayarladığım için istemeyerek bıraktım İstanbul’u..
Polonya bu yaz gideceğim yerler arasında yoktu. Her şey bir
anda Ersamus Personel hareketliliğinde arkadaşımın Polonya’da bir okul
bulmasıyla başladı. Okulun bu hareketlilik için belirli bir tarih ayırması
sebebiyle apar topar dosyalar, belgeler hazırlanıp başvuruldu. Daha önceki
yazımda anlattığım gibi bir çeşit karetta karetta tribiyle koşup durduk. Peki
ne için? Sınavlar, okul işleri, başka tatil planları arasında koşmaya başladım
bir kere. Bir kere koşunca durmak istesem de hızımı alamayıp Polonya’ya düştüm
diyelim. Aynen öyle oldu. Herkesin son gün para
alabilme kaderiyle yüzleşip son ana kadar gelecek fon konusunda kaygılı bir
hafta geçirdikten sonra kendimizi havaalanında bulduk (yazmaya uzun ara verince
ve bu sene tatilde gezme olayını abartınca tüm gezi anıları birbirine karışmaya
başladı, hangisi hangisindeydi hatırlamakta güçlük çekiyorum)
Sevgili arkadaşımla aktarmalı yaptığımız Zürich’te sıkıca
bir arama kısmından geçtikten sonra ülkeyi şiddetle hemen terk etmeyi beklerken
uçağı kaçırıp eşekler gibi gülmeye başladık. Aktarma yeri olmasına rağmen bizi “niye
buraya geldiniz”lerle karşılayan bu ülkede tam 7-8 saat diğer uçağı bekledik. Sadece
2 saat aktarma beklerken kayıp 5 saat nedeniyle, Varşova’dan 3 saat tren
yolculuğu ile gidilen ve neye benzediğini bilmediğimiz şehir Lotz’a gece yarısı
sağanak yağmurda vardık. Gitmeden önce Varşova’dan yol tarifi alalım dedik ve
otobüs duraklarında bir abiye Lotz’u sorduk. Polonya’da ‘da işler bazen bizdeki
gibi yürüyormuş. Cem Yılmaz’ın “Faruk Eczanesiii?, Faruk ecza-nesi..” tribiyle,
adam gözlerini kısıp uzaklara bakarak söylendi; “Lotz? Lotz station…”
Trene binip durağa geldiğimizde, tetikte inmeyi beklerken
sırt çantalı biri kapıyı açıp atladı.. Bunun bir gelenek olduğunu sanmıyorum :) Ama o atlarken arkadaşın “AA!” diye sıçramasını unutmayacağım. Zaten ne
yapılmasını gözleyerek öğrenen kişiler olarak gecenin bir yarısı sağanak
yağmurda son durakta inince kafamız sarhoş gibi olmuştu.
Büyük tavanlı, kalın perdeli hoş bir odaya yerleştik. Sabah,
gideceğimiz okulun kapısını bulmak okulu bulmaktan daha zor oldu, gireceğimiz
departmanı bulmak kapıdan da zordu. Büyük
bir alana yayılmış, binaların arasında orman, yol, ve göletler olan çok büyük
bir kampüs. İngilizce bilmeyenleri soğuk gibi görünen, bilenleri ise hevesli ve
yardımsever olan insanlar. Bazı halleriyle bizlere benzeyen Polonyalılar.. Her
köşesinde durdurup esir aldığımız, departman sorduğumuz öğrencilerden bir grup
da genç erkeklerden oluşuyordu. Cevap vermeye gönüllü bir tanesi, içlerinden
yanaşıp İngilizce yol tarif ederken diğerleri muzip bir ifadeyle bizi
seyrettiler. Teşekkür edip ayrıldıktan sonra köşeyi döndüğümüzde ülkemizde
alıştığımız bir erkek gürlemesi duyduk. Muhtemelen bize yardım etmiş genç çocuk
ergen çığlıklarıyla kutlanıyordu. Uluslararası ergen erkekler kulübü, İAC.
2-3 toplantıya girer sonra şehri ağlatırız derken çok iyi
hazırlanmış ve sıkı uygulanması beklenen bir programa dahil olduğumuzu öğrenmemiz
çok uzun sürmedi. Polonyalı akademisyen ve idareciler çok çalışmış ve muazzam
bir program hazırlamışlardı. Biz arkadaşımla her sabah bu programların ilk
saatine geç kaldık. Diğer ekipten genç olmamızdan dolayı bizi akşam geç vakte
kadar barda zanneden ekibin, biz her sabah gecikerek odaya girdiğimizde yüzlerinde
gördüğümüz sırıtma her gün sürdü. Biz ne yapıyorduk peki akşamları? Tabii ki hasar ve durum kontrolü için gezi eylemlerini takip ediyorduk. Hatta gece
yetmiyormuş gibi toplantılarda ve gezilerde gözümüz kulağımız Türkiye’deydi. Bu
da böyle biline!
İspanya, Fransa, Portekiz, Yunanistan, Polonya, Almanya gibi
ülkelerin insanlarıyla 5 gün geçirmenin sonucu söyleyebilirim ki Türkler’e en
uzak kültür Almanlar’a ait. Hatta sadece Türkler değil Avrupa’daki diğer
kültürlere de. Konuşurken dizinize vurarak gülen İspanyol, şakalaşırken göz
kırpıp kahkaha atan Fransız, “siz kaç kere yanaktan öpüyorsunuz, biz çok öperiz”
diyen Yunan’ın aksine Almanya’dan gelen idareci, bir belgeselmişcesine bizi izledi.
Sona da Madagaskar’da gördüğü yeni bir tür hayvanla iletişime geçen turist gibi
bizi öpmeye çalıştı. Çok tatlı, sıcakkanlı olan bu kadın, belki de
memleketindeki en şefkatli insandı ama yine de diğerlerine de bize de uzaktı.
Ah köyünden çıkıp Almanya’ya giden zavallı yurdum insanı..
Lot’z sanırım diğer Polonya şehirleri gibi: 2. Dünya savaşından
önce ve sonra diye ayrılabilecek bir şehir. Bauhaus modelini andıran kırmızı
kiremitten eski tekstil fabrikaları ve evleriyle 2. Dünya savaşı hüznünü ve
trajedisini taşıyor sokakları. Tanışmadan önce temkinli, tanıştıktan sonra çok
sıcak ve bize benzeyen bir tarafları var insanlarının. Misafir geldiğinde
yemeklerini ikram etmenin ve misafiri ağırlamanın bir yolu olarak eskiden “misafirin
araba tekerlerini çıkarmak” gibi bir deyimleri olan bu sıcakkanlı insanların
savaşta yaşadıkları zorluklar düşünülünce insanın içi burkuluyor.
Bir ara klasik müzik sesini takip edip girdiğimiz eski bir
yapının bahçesinde karşımıza bir klasik müzik konseri çıktı. Çekinerek
girdiğimiz yapıda bir grup sanatseverin arasında bulduk kendimizi. Küçük konser
bir ressamın sergi açılışı içinmiş. Tabaklarımızı ve içeceklerimizi alıp köşede
etrafı seyredeceğimiz bir yer bulduk. Geldiğimizin ilk günü trenden atlayan
sırt çantalı da köşede bisküvi yiyordu. Birden bu şehir, Simpson karakterleri
gibi her organizasyonda aynı insanların olabileceği bir yer hissini verdi.
5 günlük yoğun bir maratonun ardından bir günü de Varşova’da
geçirdik. Sanırım gördüğüm en oturmuş old town’a sahip şehir. (‘Oturmuş old town’’da
ne demekse. Oturmadıysa dükkanı kapatıp gitsin bu saatten sonra).
Son gün Varşova’da içtiğim sıcak çikolatayı unutmayacağım. Tokluk
şekeri ölçtürebilecek miktarda şeker yükleten bu içecek, zehir gibi olma
özelliğiyle daha ilk yudumda ağzımda acı bir tat bırakmıştır. Polonya’yı çok
sevdim. Ama o son içkiyi içmeyecektim..

.jpg)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder