26 Aralık 2012 Çarşamba

Herkes gider Mersin’e biz ülkecek tersine


Bilinen bir sahne betimlemek istiyorum. Sabah otobüs beklersiniz, etraf bekleyenlerle doludur; işe gidecek iş kıyafetli insanlar, hastaneye giden teyze ve yakını, akraba ziyareti için erkenden yola düşmüş kadın ve çocukları, ortaokula giden iki öğrenci (ortaokul mu kaldı bu arada, sorsan 8’e gidiyor, 8’de neyse artık), erken emekli olmuş-ücretsiz uygulamaya yetişmeye çalışan-bir vukuat çıksa da konuşsak diyen adam.. İşte bu bekleyenlerle birlikte önünüzden bir otobüs geçse ama kimseyi almadan geçse, ilk tepki herkeste aynı olur. Bir mikrosaniye fikir birliği. Ama sadece o kadar, daha fazlasını beklemeyin.

Bu fikir ayrıcalıkları aklınıza özgür düşünen bireyler getirmesin. Aksine birçoğunda kafalarının yanıtlara açık kaldığı başka bir mikrosaniyede tüm hayatları boyunca taşıyacakları önyargıları oluşturacak 2 bilgi girmiş ve sonsuza kadar kapanmış gibi. Harddiske sıkı sıkı kaydedilmiş bu bilginin (veya değil) kaynağının çocuklukta oluştuğunu düşünmekteyim. Daha sonra edinilecek bilgiler harddisktekini yadsıyorsa masaüstünden siliniyor. Bu ketumluk sıradan olaylara aynı tepkiyi verdiriyor o kadar. Ama ya başka olaylar. İşte o başka olaylara gelelim şimdi.

Geçenlerde okul çıkışı mega uyku ile tramvayda yayılmışım. Bir durakta içeriye 25-30 yaşlarında üç arkadaş girdi ve ortadaki körüğün köşelerine yerleştiler. İçlerinden sesi gür olan (ve 30 yıldır bu gürlüğün farkında olmadığını düşündüğüm kişi) iş ortamını anlatmaya başladı. İş ortamındaki ayrıntıların, içerideki 50 kişinin duyması dışında bir anormallik yoktu. Tramvayın durakları haber veren otomatik sesi, arada ceplerden - çanta içlerinden gelen cep telefonu sesleri, sesi gür kişinin iş hayatı ile uyur uyanık bir moda girmiştim. Rüyalara dalarken dış sesler de rüyalara dahil oluyordu. Rüyalarda da sesi gür arkadaş anlatmaya devam ediyordu: “- Ohooo arkadaş sen ne diyosun, iş yeriyle geziye de gideceksin. Ben gittim çok kere. Hem de öyle Çin’e falan gittim. Anlattım ya Çin’e gitmiştim. Orda ne kadınlar var biliyor musun?”

Gür sesli adamın konuşmalarının rengi değişti. Hani az önce sıradan iş hayatını arada “ahahhah” diye gülerek bağırırcasına coşkuyla anlatan adam. Şimdi birden Çin’deki kadınlardan bahsetmeye başlamıştı. Kadınlardan fahişelere sonra sex hayatına geldi konu. Konuşmanın sıradanlığı+coşku kimseyi dürtmemişti ama seks hayatı+coşkulu anlatım öyle zıt kaçıyordu ki içinde bulundukları duruma, sanırsınız yerleştikleri yer tramvaydaki körük değil de iki vagonun birleştiği gürültülü küçük bölge idi. Böyle bir konunun böyle coşkulu anlatımı dolayısı ile beni silkip uyandırmıştı. Hatta neden olduğunu daha sonra anladığım şöyle bir tepki verdirmişti bana “fessüphanallaaah!”

Bu tepki, benden beklenmeyecek şekilde muhafazakar gelmiş olabilir. Verdikten sonra bana bile geldi. İşin komiği ortamdaki gerginliği uyanırken verdiğim bu tepki tetiklemiş olacak ki biri birden atladı “Arkadaş! burası bu türden şeyler konuşacağınız yer değil, kadın var çocuk var, sizi dinlemek zorunda değiliz.”

sonra hemen sadede geldi:

 “Bu tramvayı Kadir Topbaş size bunları anlatın diye vermedi!”

Hoppala. İşte asıl kilit kelime çıktı. Kadir Topbaş, dolayısı ile seçildiği parti-iktidar partisi. Neymiş adamın derdi? Belediyeciliği övmek. Bunu yapmak için bu ortamdan daha iyisi Şam’da kayısı.

Her bir ayrıntıyı, diyaloğu bu mevzuya çevirme mesaisi bitmez mi arkadaş.

Ne ulvi bir görevmiş çözemiyorum. Hem olayın gerisi iyice sarpa sardı. Gür sesli kişi olayın bu şekilde gerçekleşmesine şaşırarak “dinlemeyin öyle ise” diye yanıtladı adamı kibarca. Böyle bir mekanda bu tepkiyi beklemeyen adamın türkiyede yaşadığı şuursuz 30 seneye mi şaşırayım, kadını-çocuğu bahane göstererek Kadir Topbaş’ı öven adamın küfretmeye başlamasına mı..

Olay öyle saçma, diyaloglar öyle alakasızdı ki sanki münazaralarına sıkı sıkıya çalışmış gençlere hoca son anda karşıt konuyu savunmalarını söylemişti.

Ben sadece uykudan sıyrılmış yorgun yorgun baktım (ha adamın küfre başlamasının akabinde “bu ne perhiz ne lahana turşusu” lafını dokundurmadım değil, içimde tutacak değilim evet)

Sonra ne mi oldu. O kadar küfürden, Kadir Topbaş’lı övgülerden sonra gür sesli kişi aynı gür sesiyle içinde sex geçmeyen başka bir konu anlatmaya başladı körüğün bir ucunda. Biz de belediye başkanlarının bizden alınan vergilerle bizlere hizmet değil bağışta bulunduklarını anlamış olarak yolumuza devam ettik.

Tramvayda ters yönde oturarak bir süre daha gittik küfürcü adamla..

Dipnot: “Fesuphanallah” tepkisi rüyada verilmiş, uyanınca pişman olunmuş bir tepkidir.

22 Aralık 2012 Cumartesi

İçi Beni Dışı Yine Beni Yakar: Eskişehir


Aylardan Kasım, geçen sene (gerisi; üstümde kırmızı mont, elimde şemsiye gibi devrik gelmeli) Eskişehir’deydik üç gün. Ama ne üç gün. Öyle havaya bakılıp geçilen cinsten, hayal kahvesinde iki bira içip yayılmalısından değil. Yıllarca birtakım aksilikler yüzünden gelinemeyişin acısını çıkartırcasına bilinçli. Gelmeden internetten araştırılmış şekilde organize. Nasıl öyle olmasın arkadaş!, Herkes Eskişehir’den geçmiş bir kere. Kime sorduysam ya Eskişehir’e gidiyor ya Eskişehir’den dönüyor o vakitlerde. Yok Anadolu Üniversitesi’ymiş yok barlar sokağıymış. Giden bir sürü tanıdık var orada oturmayan. Orada oturan bir tane tanıdık yok. Şu giden tanıdıkların orada kaldıkları tanıdıklarına bir rast gelemedim yıllarca. E öğrenciyiz o zaman tabii, gidip otelde kalmalık bir tatil tribine de sokamıyoruz ki Eskişehir’i denizi yok diye. Bir Eskişehir’dir aldı yürüdü yıllarca. Böyle bakkaldan ekmek alır şekilde seri gidenler biliyorum. Sözün özü yıllar sonra karar verip geçen sene gittiğimiz Eskişehir’e biz giderken herkes dönüyordu (tecrübeyi anlatmak maksatlı)

İki kişi 1 hafta öncesinden gidiş-dönüş, kalış yerlerini ayırttık gittik. 3 gün boyunca gezmediğimiz alan görmediğimiz saha kalmadı rotamızda olan. Bir ara Anadolu Üniversitesi’ne uğrayıp kütüphanede tezimi bile araştırdım, o derece (böylece artistlik kotamızı da doldurduk).



Bu yazıyı bana yazdıran macera ise geçen hafta gerçekleşen ikinci Eskişehir ziyaretim. Bu ziyaret de organizeydi ama benim tarafımdan değil. Olayın asıl ilgi çeken, geren, güldüren ve düşündüren kısmı burada başlıyor. Bilinmeyen organizasyon.

Bu sefer Eskişehir’e ders hocam tarafından davet edildim. Öyle sıradan bir hoca değil ama, alanında duayen olan, daveti karşısında “yok bea hocam işim gücüm var diyemeyeceğiniz” o sırada çok önemli bir işiniz olduğunu hatırlarsanız bunu söylemek yerine koşarak yok olmak isteyeceğiniz durumlara sokan cinsten bir hoca. Evet neyseki önemli bir işim yoktu ama tahmin edersiniz ki bu durum hocaya aynı zamanda “hocam planlarda ne var, nerelere gideceğiz?” sorusunu da adam gibi sormayı mümkün kılmıyordu. Disiplinli ve titiz olduğunu bildiğim hocanın ziyaretle ilgili bir organize durumu olduğu aşikardı. Eskişehir’e gondol sefası yapmaya gitmeyeceğimizi biliyordum evet, ama ortada sorulamayan, geren bir organizasyon durumu da somut bir halde varlığını sürdürüyordu. Sabah erken bir saatte yola çıktığımızda arabanın içine konulmuş, hocanın getirdiği ev yapımı peynirli börek havayı biraz yumuşattı, bir süre sonra spontan bir şekilde uğradığımız bir kasaba, organizasyonun geren havasını da spray gibi dağıttı.

Eskişehir’e tekrar girdiğimde, benim adıma yıllar sonra tekrar annem babam karar veriyormuş gibi hissettim. Gün içinde bir sürü farklı sektörden insanla tanıştım, toplantılara girdim. Ne için geldiğini ve ne olacağını bilen hoca her kapıya her odaya vardığında arkasından Kültigin’in adamları gibi giren ben ve hocanın oğlu bilgilendirilmemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla baş köşelere geçtik saksı gibi. Evet biz saksı gibi hissediyorduk ama beni asistanı olarak tanıtan hocadan referansla hocanın muhterem varlığına anlatılan her detay bana da dönüp anlatılıyor, normalde aynı masada olmamın zor olacağı insanlara ciddi bir iş yapıyor gibi görünmem gerekiyordu. Başladım kalem kağıt alıp olayları not etmeye tabii. Çünkü boş kalınca masaya yayılmaya başladığımı fark ettim evin sosyal güdüsü gelişmemiş (desturu olmayan) küçük çocuğu gibi.

Yazdım, çizdim, başımla onayladım, dışarıdan bakılsa deftere sektörler bazında gerekli düzenlemeler yazdım sanılır (hatırı sayılır çıkarımlar da yok değil tabii). Ama işte tüm bu toplantılar sırasında komik bir an, ilgi çekici; konu dışı bir durum, genel havanın çok dışında bir ayrıntı oluştuğunda dağılıp masaya yayılmam hocanın da ilgisini çekmiş olacak ki toplantılardan biri bittiğinde hafiften gülerek (ki bu durumda ne söylenir hocanın kendisi de bilemiyordu kanımca); “Defterin üzerine kapanarak yazmak zor değil mi? Dışarıdan bakan konuyla ilgilenmediğinizi düşünebilir” demek zorunda kaldı kibarca.

Organizasyonun ve günün bu denli bilinmez rotası akabinde sürpriz ve komik olaylar da getirmedi değil. Acaba otele mi dönüyoruz? dediğim bir anda; hep televizyondan görüp takdir ettiğim meşhur Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in odasındaki masada buldum kendimi. Tüm gün ciddi duran, yazan, arada masaya yayılan, kimi girilmesi zor yerlere girdiğinde iyice şımarıp geride kalan ben, masada guguk kuşu gibi oturdum. Kibarca hocaya yaptıklarını anlatan yakışıklı yüzü karşısında (kişiye göre değişir tabii) sabaha kadar oturmak istedim. Yine şımarmıştım ama içimden. İçimden öyle bir şımardım ki..

Akşam Anadolu Üniversitesi’nin otelinde güzel bir uyku çekip “kaçta aşağıda olayım hocam? 7 mi 6 mı?” diye kahramanlık yapan ben, 8:30 ‘da “yaşıyor musun?” diye uyandırılınca yerin dibine girdim. Kahvaltıyı alıp hocanın masasında oturup sohbet ettiği bir takım adamların karşısına oturdum. Bizi oraya davet edip oteli ayarlayan Bölüm Başkanı’na “Siz peki? Bu üniversiteden misiniz?” diye sordum ekmeğimi reçele batırırken. Ne yapayım?. O sırada gidilecek yerlerden, neden gidildiğinden, kimin bizi beklediğinden en habersiz kişi olarak hocanın asistanım diye tanıttığı biriydim. Kendimce sinerji yaratma çabasındaydım :) Üstüne bir de kahvaltı sonrası hocanın oğlu manzarayı arkama alıp resmimi çekmek için beni teşvik edince, tam poz veridiğim sırada hocaya yakalanmak sinerjik mi gereksiz enerjik mi oldu bilemedim. Yerin dibine iyice gömüldüm o enerjiyle. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.

İki gün boyunca çeşitli sektörlerin toplantıları, fabrika gezileri ve Belediye Başkanı ziyaretiyle bu 2 gün, önceki 3 günlük gezimle alakasız bir zeminde tarihteki yerini aldı. Ne çiğ börek yiyebildim ne Porsuk Çayı’na bakabildim. Ama Woody Allen tadında şu son diyaloğun oluştuğu absürd ortamı bir daha bulamayacağımdan emin olarak ayrıldım Eskişehir’den:
En güçlü sektörlerden birinin toplantı salonunda genel müdürün “Geleceğe Yönelik Strateji Planı”nı büyük bir titizlikle dinliyor not alıyorum. 2015 yılı yapılacaklar listesini ciddiyetle anlatan müdürü dinlerken hocanın oğlu kulağıma eğildi:

Anlamıyorum ya, 21 Aralık'ta dünyanın sonu gelmiyor muydu?

10 Aralık 2012 Pazartesi

24 Saat Yetmiyor

Kış gelince sadece gündüzler kısalmıyor muydu? Gün yine 24 saat evet. Sadece güneş erken batıyor diye biliyoruz biz. Ama şu son ay günlerin bir kısmının birileri tarafından yavaş yavaş kimseyi uyandırmadan kısaltıldığını düşünmeye başladım. Bu düşünce böyle romantik bir şekilde gelişmedi emin olun. İçinde pazartesi (hatta benim için duble pazartesi) sendromlarının olduğu, işli ödevli haftalar sonucu yavaş yavaş gelişti.

Uzun zamandır işyerinde geçirdiğim saatler hep çabuk geçiyordu ama şu son ay ışık hızıyla geçmeye başladı. Sabah kahvaltımı sindirmeden öğle yemeği vaktinin geldiğini, onu sindirmeden servise yetiştiğimi fark ettim. Günü sindirmeden yatağa girdiğimde aklıma iki şey geliyor. "Bugün ne yaptım da son aldığım kitapları hala okuyamadım?" ve "Yarın ne yapmalıyım da son aldığım kitapları araya sıkıştırayım?". Bu kitap kurdu olduğumdan değil, günün kısalığına olan şaşkınlığımla ikinci moda geçemememden kaynaklanıyor. Kitaplardan referans alarak yapmam gerekenlerin gün içinde hangi eylemler arasına sıkıştırılabileceğine bakıyorum. Bu aralar bu tabloya üç boyutlu gözlükle bakmak istiyorum çünkü göremiyorum.


Peki madem gün bu kadar kısa. Biz niye uğraşıyoruz arkadaş! Ona göre performans bekleyin. Gün kısa ayık olun bir kere.. İş ilanlarında ne diye o kadar özellik bekleniyor?, Doçentlik kriterlerini neden abarttınız?. İkili ilişkilerde bu titizlik, mozaik pasta yapımındaki bu zorluk da neyin nesi?

Ben en iyisi gün sıfırlanmadan z raporunu yazayım.

Z raporu: ctrl+alt+del   

2 Aralık 2012 Pazar

İstatistik Şehrin Üstüne Yakışanı Giymesidir


Şimdi efendim daha önceki yazılardan da anlaşıldığı gibi bu dönem şehirlerin istatistikleriyle boğuşmaktayım. Ama bu sefer ödevin zorluklarını, arada 'dark side'a geçen taraflarını yazmayacağım. İstatistik hesapları yapmanın yeni bir yönünden söz edeceğim. Güvenilir verilere bilgisayar başından ulaşılmanın güvenilirliğinin sorgulanması gerektiğini daha önce yazmıştım. Devletin istatistik kurumunun sitesi bu amaçla kurulmuş ve legal olduğu aşikar bir kaynak. Fakat gelin görün ki o siteye de kimi yerlerde Rohan kralının başına çöken Saruman etkisi kadar ağırlık çökmüş. Verilerin çoğu eski ve güncel değil. Bunu kimi yerlerde kurumları bizzat arayarak teyit ettim. (yaza yaza düşürdüm hükümeti)


Efendim hani gitmeniz gereken köye, bölgeye sadece bir araba çalışır ve o da çoğu zaman geç gelir (hatta bazen gelmez) ve de mafyası ondan başka minübüs/otobüs hattına ambargo koyar ya. İşte devletin istatistik kurumu da bu şekilde kendisi dışında kimseye istatistik çalışması yapma yetkisi vermiyor ama en temel şey olan gayri safi yurt içi hasılanın şehirlere göre dağılımını 2001 yılından beri yayınlamıyor.. Hem bilgi vermiyor, hem ambargo koyuyor. Belki de kimi iplikler pazara çıkartılabilir diye korkuluyor. Çünkü şehirlerin istatistiğini adeta parlak bir uçan balonmuşcasına cilalı gösteren veriler yerine gerçekleri (ki çok araştırma lazım) gördüğünüzde şehirler çıplak kalıyor ve bir sürü ilginç gerçek çıkıyor.



Uzun uzun yazmayacağım zira şehiri şehir yapan bir sürü kurum, yer, sosyal donatı mevcut. Fakat en çok dikkatimi çeken şey park-bahçe, müze, hastane veya çocuk esirgeme kurumlarını öven şehirlerin kadın sığınma evlerinin olmaması ya da yüzlerce muhtaç kadının, yirmi kişilik kontenjanı olan yerlerle idare etmeleri. Şehirlere ait sitelerde devletin istatistik kurumlarının cilalı balonunu söndüren ayrıntılar yok.. Çünkü istatistikler tek elde..






Son kelam Maho ağadan:

 -"marabanın halini soruyoruz; 
 - eyidir eyidir!"