Aylardan Kasım, geçen sene (gerisi; üstümde kırmızı mont, elimde
şemsiye gibi devrik gelmeli) Eskişehir’deydik üç gün. Ama ne üç gün. Öyle havaya
bakılıp geçilen cinsten, hayal kahvesinde iki bira içip yayılmalısından değil. Yıllarca
birtakım aksilikler yüzünden gelinemeyişin acısını çıkartırcasına bilinçli. Gelmeden
internetten araştırılmış şekilde organize. Nasıl öyle olmasın arkadaş!, Herkes
Eskişehir’den geçmiş bir kere. Kime sorduysam ya Eskişehir’e gidiyor ya Eskişehir’den
dönüyor o vakitlerde. Yok Anadolu Üniversitesi’ymiş yok barlar sokağıymış. Giden
bir sürü tanıdık var orada oturmayan. Orada oturan bir tane tanıdık yok. Şu giden
tanıdıkların orada kaldıkları tanıdıklarına bir rast gelemedim yıllarca. E öğrenciyiz
o zaman tabii, gidip otelde kalmalık bir tatil tribine de sokamıyoruz ki Eskişehir’i
denizi yok diye. Bir Eskişehir’dir aldı yürüdü yıllarca. Böyle bakkaldan ekmek
alır şekilde seri gidenler biliyorum. Sözün özü yıllar sonra karar verip geçen
sene gittiğimiz Eskişehir’e biz giderken herkes dönüyordu (tecrübeyi anlatmak
maksatlı)
İki kişi 1 hafta öncesinden gidiş-dönüş, kalış yerlerini
ayırttık gittik. 3 gün boyunca gezmediğimiz alan görmediğimiz saha kalmadı
rotamızda olan. Bir ara Anadolu Üniversitesi’ne uğrayıp kütüphanede tezimi bile
araştırdım, o derece (böylece artistlik kotamızı da doldurduk).
Bu yazıyı bana yazdıran macera ise geçen hafta gerçekleşen ikinci
Eskişehir ziyaretim. Bu ziyaret de organizeydi ama benim tarafımdan değil. Olayın
asıl ilgi çeken, geren, güldüren ve düşündüren kısmı burada başlıyor. Bilinmeyen
organizasyon.
Bu sefer Eskişehir’e ders hocam tarafından davet edildim. Öyle
sıradan bir hoca değil ama, alanında duayen olan, daveti karşısında “yok bea
hocam işim gücüm var diyemeyeceğiniz” o sırada çok önemli bir işiniz olduğunu hatırlarsanız
bunu söylemek yerine koşarak yok olmak isteyeceğiniz durumlara sokan cinsten bir
hoca. Evet neyseki önemli bir işim yoktu ama tahmin edersiniz ki bu durum
hocaya aynı zamanda “hocam planlarda ne var, nerelere gideceğiz?” sorusunu da
adam gibi sormayı mümkün kılmıyordu. Disiplinli ve titiz olduğunu bildiğim
hocanın ziyaretle ilgili bir organize durumu olduğu aşikardı. Eskişehir’e
gondol sefası yapmaya gitmeyeceğimizi biliyordum evet, ama ortada sorulamayan,
geren bir organizasyon durumu da somut bir halde varlığını sürdürüyordu. Sabah erken
bir saatte yola çıktığımızda arabanın içine konulmuş, hocanın getirdiği ev
yapımı peynirli börek havayı biraz yumuşattı, bir süre sonra spontan bir
şekilde uğradığımız bir kasaba, organizasyonun geren havasını da spray gibi dağıttı.
Eskişehir’e tekrar girdiğimde, benim adıma yıllar sonra
tekrar annem babam karar veriyormuş gibi hissettim. Gün içinde bir sürü farklı
sektörden insanla tanıştım, toplantılara girdim. Ne için geldiğini ve ne
olacağını bilen hoca her kapıya her odaya vardığında arkasından Kültigin’in
adamları gibi giren ben ve hocanın oğlu bilgilendirilmemiş olmanın verdiği
şaşkınlıkla baş köşelere geçtik saksı gibi. Evet biz saksı gibi hissediyorduk
ama beni asistanı olarak tanıtan hocadan referansla hocanın muhterem varlığına
anlatılan her detay bana da dönüp anlatılıyor, normalde aynı masada olmamın zor
olacağı insanlara ciddi bir iş yapıyor gibi görünmem gerekiyordu. Başladım
kalem kağıt alıp olayları not etmeye tabii. Çünkü boş kalınca masaya yayılmaya
başladığımı fark ettim evin sosyal güdüsü gelişmemiş (desturu olmayan) küçük çocuğu
gibi.
Yazdım, çizdim, başımla onayladım, dışarıdan bakılsa deftere
sektörler bazında gerekli düzenlemeler yazdım sanılır (hatırı sayılır
çıkarımlar da yok değil tabii). Ama işte tüm bu toplantılar sırasında komik bir
an, ilgi çekici; konu dışı bir durum, genel havanın çok dışında bir ayrıntı
oluştuğunda dağılıp masaya yayılmam hocanın da ilgisini çekmiş olacak ki
toplantılardan biri bittiğinde hafiften gülerek (ki bu durumda ne söylenir
hocanın kendisi de bilemiyordu kanımca); “Defterin üzerine kapanarak yazmak zor
değil mi? Dışarıdan bakan konuyla ilgilenmediğinizi düşünebilir” demek zorunda
kaldı kibarca.
Organizasyonun ve günün bu denli bilinmez rotası akabinde
sürpriz ve komik olaylar da getirmedi değil. Acaba otele mi dönüyoruz? dediğim
bir anda; hep televizyondan görüp takdir ettiğim meşhur Belediye Başkanı Yılmaz
Büyükerşen’in odasındaki masada buldum kendimi. Tüm gün ciddi duran, yazan,
arada masaya yayılan, kimi girilmesi zor yerlere girdiğinde iyice şımarıp
geride kalan ben, masada guguk kuşu gibi oturdum. Kibarca hocaya yaptıklarını
anlatan yakışıklı yüzü karşısında (kişiye göre değişir tabii) sabaha kadar
oturmak istedim. Yine şımarmıştım ama içimden. İçimden öyle bir şımardım ki..
Akşam Anadolu Üniversitesi’nin otelinde güzel bir uyku çekip
“kaçta aşağıda olayım hocam? 7 mi 6 mı?” diye kahramanlık yapan ben, 8:30 ‘da “yaşıyor
musun?” diye uyandırılınca yerin dibine girdim. Kahvaltıyı alıp hocanın
masasında oturup sohbet ettiği bir takım adamların karşısına oturdum. Bizi oraya
davet edip oteli ayarlayan Bölüm Başkanı’na “Siz peki? Bu üniversiteden misiniz?”
diye sordum ekmeğimi reçele batırırken. Ne yapayım?. O sırada gidilecek
yerlerden, neden gidildiğinden, kimin bizi beklediğinden en habersiz kişi
olarak hocanın asistanım diye tanıttığı biriydim. Kendimce sinerji yaratma çabasındaydım :) Üstüne bir de kahvaltı sonrası hocanın oğlu manzarayı arkama alıp resmimi
çekmek için beni teşvik edince, tam poz veridiğim sırada hocaya yakalanmak
sinerjik mi gereksiz enerjik mi oldu bilemedim. Yerin dibine iyice gömüldüm o
enerjiyle. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.
İki gün boyunca çeşitli sektörlerin toplantıları, fabrika
gezileri ve Belediye Başkanı ziyaretiyle bu 2 gün, önceki 3 günlük gezimle
alakasız bir zeminde tarihteki yerini aldı. Ne çiğ börek yiyebildim ne Porsuk Çayı’na
bakabildim. Ama Woody Allen tadında şu son diyaloğun oluştuğu absürd ortamı bir
daha bulamayacağımdan emin olarak ayrıldım Eskişehir’den:
En güçlü sektörlerden birinin toplantı salonunda genel
müdürün “Geleceğe Yönelik Strateji Planı”nı büyük bir titizlikle dinliyor not
alıyorum. 2015 yılı yapılacaklar listesini ciddiyetle anlatan müdürü dinlerken
hocanın oğlu kulağıma eğildi:
“Anlamıyorum ya, 21 Aralık'ta dünyanın sonu gelmiyor muydu?”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder