22 Aralık 2012 Cumartesi

İçi Beni Dışı Yine Beni Yakar: Eskişehir


Aylardan Kasım, geçen sene (gerisi; üstümde kırmızı mont, elimde şemsiye gibi devrik gelmeli) Eskişehir’deydik üç gün. Ama ne üç gün. Öyle havaya bakılıp geçilen cinsten, hayal kahvesinde iki bira içip yayılmalısından değil. Yıllarca birtakım aksilikler yüzünden gelinemeyişin acısını çıkartırcasına bilinçli. Gelmeden internetten araştırılmış şekilde organize. Nasıl öyle olmasın arkadaş!, Herkes Eskişehir’den geçmiş bir kere. Kime sorduysam ya Eskişehir’e gidiyor ya Eskişehir’den dönüyor o vakitlerde. Yok Anadolu Üniversitesi’ymiş yok barlar sokağıymış. Giden bir sürü tanıdık var orada oturmayan. Orada oturan bir tane tanıdık yok. Şu giden tanıdıkların orada kaldıkları tanıdıklarına bir rast gelemedim yıllarca. E öğrenciyiz o zaman tabii, gidip otelde kalmalık bir tatil tribine de sokamıyoruz ki Eskişehir’i denizi yok diye. Bir Eskişehir’dir aldı yürüdü yıllarca. Böyle bakkaldan ekmek alır şekilde seri gidenler biliyorum. Sözün özü yıllar sonra karar verip geçen sene gittiğimiz Eskişehir’e biz giderken herkes dönüyordu (tecrübeyi anlatmak maksatlı)

İki kişi 1 hafta öncesinden gidiş-dönüş, kalış yerlerini ayırttık gittik. 3 gün boyunca gezmediğimiz alan görmediğimiz saha kalmadı rotamızda olan. Bir ara Anadolu Üniversitesi’ne uğrayıp kütüphanede tezimi bile araştırdım, o derece (böylece artistlik kotamızı da doldurduk).



Bu yazıyı bana yazdıran macera ise geçen hafta gerçekleşen ikinci Eskişehir ziyaretim. Bu ziyaret de organizeydi ama benim tarafımdan değil. Olayın asıl ilgi çeken, geren, güldüren ve düşündüren kısmı burada başlıyor. Bilinmeyen organizasyon.

Bu sefer Eskişehir’e ders hocam tarafından davet edildim. Öyle sıradan bir hoca değil ama, alanında duayen olan, daveti karşısında “yok bea hocam işim gücüm var diyemeyeceğiniz” o sırada çok önemli bir işiniz olduğunu hatırlarsanız bunu söylemek yerine koşarak yok olmak isteyeceğiniz durumlara sokan cinsten bir hoca. Evet neyseki önemli bir işim yoktu ama tahmin edersiniz ki bu durum hocaya aynı zamanda “hocam planlarda ne var, nerelere gideceğiz?” sorusunu da adam gibi sormayı mümkün kılmıyordu. Disiplinli ve titiz olduğunu bildiğim hocanın ziyaretle ilgili bir organize durumu olduğu aşikardı. Eskişehir’e gondol sefası yapmaya gitmeyeceğimizi biliyordum evet, ama ortada sorulamayan, geren bir organizasyon durumu da somut bir halde varlığını sürdürüyordu. Sabah erken bir saatte yola çıktığımızda arabanın içine konulmuş, hocanın getirdiği ev yapımı peynirli börek havayı biraz yumuşattı, bir süre sonra spontan bir şekilde uğradığımız bir kasaba, organizasyonun geren havasını da spray gibi dağıttı.

Eskişehir’e tekrar girdiğimde, benim adıma yıllar sonra tekrar annem babam karar veriyormuş gibi hissettim. Gün içinde bir sürü farklı sektörden insanla tanıştım, toplantılara girdim. Ne için geldiğini ve ne olacağını bilen hoca her kapıya her odaya vardığında arkasından Kültigin’in adamları gibi giren ben ve hocanın oğlu bilgilendirilmemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla baş köşelere geçtik saksı gibi. Evet biz saksı gibi hissediyorduk ama beni asistanı olarak tanıtan hocadan referansla hocanın muhterem varlığına anlatılan her detay bana da dönüp anlatılıyor, normalde aynı masada olmamın zor olacağı insanlara ciddi bir iş yapıyor gibi görünmem gerekiyordu. Başladım kalem kağıt alıp olayları not etmeye tabii. Çünkü boş kalınca masaya yayılmaya başladığımı fark ettim evin sosyal güdüsü gelişmemiş (desturu olmayan) küçük çocuğu gibi.

Yazdım, çizdim, başımla onayladım, dışarıdan bakılsa deftere sektörler bazında gerekli düzenlemeler yazdım sanılır (hatırı sayılır çıkarımlar da yok değil tabii). Ama işte tüm bu toplantılar sırasında komik bir an, ilgi çekici; konu dışı bir durum, genel havanın çok dışında bir ayrıntı oluştuğunda dağılıp masaya yayılmam hocanın da ilgisini çekmiş olacak ki toplantılardan biri bittiğinde hafiften gülerek (ki bu durumda ne söylenir hocanın kendisi de bilemiyordu kanımca); “Defterin üzerine kapanarak yazmak zor değil mi? Dışarıdan bakan konuyla ilgilenmediğinizi düşünebilir” demek zorunda kaldı kibarca.

Organizasyonun ve günün bu denli bilinmez rotası akabinde sürpriz ve komik olaylar da getirmedi değil. Acaba otele mi dönüyoruz? dediğim bir anda; hep televizyondan görüp takdir ettiğim meşhur Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in odasındaki masada buldum kendimi. Tüm gün ciddi duran, yazan, arada masaya yayılan, kimi girilmesi zor yerlere girdiğinde iyice şımarıp geride kalan ben, masada guguk kuşu gibi oturdum. Kibarca hocaya yaptıklarını anlatan yakışıklı yüzü karşısında (kişiye göre değişir tabii) sabaha kadar oturmak istedim. Yine şımarmıştım ama içimden. İçimden öyle bir şımardım ki..

Akşam Anadolu Üniversitesi’nin otelinde güzel bir uyku çekip “kaçta aşağıda olayım hocam? 7 mi 6 mı?” diye kahramanlık yapan ben, 8:30 ‘da “yaşıyor musun?” diye uyandırılınca yerin dibine girdim. Kahvaltıyı alıp hocanın masasında oturup sohbet ettiği bir takım adamların karşısına oturdum. Bizi oraya davet edip oteli ayarlayan Bölüm Başkanı’na “Siz peki? Bu üniversiteden misiniz?” diye sordum ekmeğimi reçele batırırken. Ne yapayım?. O sırada gidilecek yerlerden, neden gidildiğinden, kimin bizi beklediğinden en habersiz kişi olarak hocanın asistanım diye tanıttığı biriydim. Kendimce sinerji yaratma çabasındaydım :) Üstüne bir de kahvaltı sonrası hocanın oğlu manzarayı arkama alıp resmimi çekmek için beni teşvik edince, tam poz veridiğim sırada hocaya yakalanmak sinerjik mi gereksiz enerjik mi oldu bilemedim. Yerin dibine iyice gömüldüm o enerjiyle. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.

İki gün boyunca çeşitli sektörlerin toplantıları, fabrika gezileri ve Belediye Başkanı ziyaretiyle bu 2 gün, önceki 3 günlük gezimle alakasız bir zeminde tarihteki yerini aldı. Ne çiğ börek yiyebildim ne Porsuk Çayı’na bakabildim. Ama Woody Allen tadında şu son diyaloğun oluştuğu absürd ortamı bir daha bulamayacağımdan emin olarak ayrıldım Eskişehir’den:
En güçlü sektörlerden birinin toplantı salonunda genel müdürün “Geleceğe Yönelik Strateji Planı”nı büyük bir titizlikle dinliyor not alıyorum. 2015 yılı yapılacaklar listesini ciddiyetle anlatan müdürü dinlerken hocanın oğlu kulağıma eğildi:

Anlamıyorum ya, 21 Aralık'ta dünyanın sonu gelmiyor muydu?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder