21 Şubat 2013 Perşembe

Sınırda Bir Yer


Hafta sonu Trakya’nın sarımtırak, kıştan kalma kuru kahverengi odunlara dönmüş ağaçlarının manzarasını görmeye gittim. Ben pek severim bu görüntüyü. Dışında sadece bir tek kelime yazan içi açılınca kelimeyi bir cümle ile tamamlayan kartlar gibidir bu görüntü. Kış biter, çıplaklık dolar taşar. Yaz geldiğinde kart açılır..

Bu sefer rutini bozup hep gönülsüzce ayrıldığım o çok sevdiğim kasabadan çıkıp Edirne’ye gittim. Meriç nehrinin ötesinde hiç ummadığım bir köşe buldum. Meriç nehrinden öte kalan bir parça toprağımızın üstünde kurulmuş güzel bir mahalle. Trakya’da sevdiğim her türlü ayrıntıyı içinde barındıran dev bir water globe (tam çeviremedim) gibiydi Karaağaç. Araba ile içinden geçtiğimizde “acaba burası gerçekten var mı?” diye düşündüm. Öyle ansızın girdik ki Karaağaca, arabanın içinden bakarken gördüğüm ayrıntılar gerçekliğini yitirdi bir süre. Geniş ve sessiz bir cadde ve sağlı sollu pırıl pırıl camekanlı kafeler. Sokağın sonunda büyük, tarihi bir tren garı. Kafelerin içinde toplanmış sohbet eden genç gruplar, gazete, kitap okuyan mahalle insanı.

Karaağaç, madenin tek bir yere aktığı yerlerden. Koşuşturmayan insanlar, boş ama tekinsiz görünmeyen parklar.. Geri dönmek için arabaya binerken son kez baktım caddenin başından mahalleye. Kafamın içinde bir yerlerde Kızılordu Korosu’ndan “Katyusha” çalmaya başlamıştı. Bir yerlerde Ekim Devrimi olmuştu, ben de öyle keyifliydim. Umut dolmuştum.
                                                                                     
Meriç Nehri'nin öte tarafı bizim değilmiş gibi.
Nehri geçtikten sonra
illegal geziyormuşuz gibi geliyor bir taraftan da

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder