Hafta sonu Trakya’nın sarımtırak, kıştan kalma kuru
kahverengi odunlara dönmüş ağaçlarının manzarasını görmeye gittim. Ben pek
severim bu görüntüyü. Dışında sadece bir tek kelime yazan içi açılınca kelimeyi
bir cümle ile tamamlayan kartlar gibidir bu görüntü. Kış biter, çıplaklık dolar
taşar. Yaz geldiğinde kart açılır..
Bu sefer rutini bozup hep gönülsüzce ayrıldığım o çok
sevdiğim kasabadan çıkıp Edirne’ye gittim. Meriç nehrinin ötesinde hiç
ummadığım bir köşe buldum. Meriç nehrinden öte kalan bir parça toprağımızın
üstünde kurulmuş güzel bir mahalle. Trakya’da sevdiğim her türlü ayrıntıyı içinde
barındıran dev bir water globe (tam çeviremedim) gibiydi Karaağaç. Araba ile içinden geçtiğimizde “acaba burası gerçekten
var mı?” diye düşündüm. Öyle ansızın girdik ki Karaağaca, arabanın içinden
bakarken gördüğüm ayrıntılar gerçekliğini yitirdi bir süre. Geniş ve sessiz bir
cadde ve sağlı sollu pırıl pırıl camekanlı kafeler. Sokağın sonunda büyük,
tarihi bir tren garı. Kafelerin içinde toplanmış sohbet eden genç gruplar,
gazete, kitap okuyan mahalle insanı.
Karaağaç, madenin tek bir yere aktığı yerlerden. Koşuşturmayan
insanlar, boş ama tekinsiz görünmeyen parklar.. Geri dönmek için arabaya
binerken son kez baktım caddenin başından mahalleye. Kafamın içinde bir
yerlerde Kızılordu Korosu’ndan “Katyusha” çalmaya başlamıştı. Bir yerlerde Ekim
Devrimi olmuştu, ben de öyle keyifliydim. Umut dolmuştum.
![]() |
| Meriç Nehri'nin öte tarafı bizim değilmiş gibi. Nehri geçtikten sonra illegal geziyormuşuz gibi geliyor bir taraftan da |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder