12 Ekim 2013 Cumartesi

Polonya’da Bir Lotz

Uzunca bir zaman sadece yaşadım, şimdi yazılabilecekleri sırayla çıkartıyorum.
4 ay önce Polonya’daydım. Evet şu Gezi Parkı olaylarının olay olmaktan çıkıp festivale dönüştüğü zaman gittim, olayların karışmasından kısa bir süre sonra da döndüm. Yolculuğu olaylar çıkmadan önce ayarladığım için istemeyerek bıraktım İstanbul’u..

Polonya bu yaz gideceğim yerler arasında yoktu. Her şey bir anda Ersamus Personel hareketliliğinde arkadaşımın Polonya’da bir okul bulmasıyla başladı. Okulun bu hareketlilik için belirli bir tarih ayırması sebebiyle apar topar dosyalar, belgeler hazırlanıp başvuruldu. Daha önceki yazımda anlattığım gibi bir çeşit karetta karetta tribiyle koşup durduk. Peki ne için? Sınavlar, okul işleri, başka tatil planları arasında koşmaya başladım bir kere. Bir kere koşunca durmak istesem de hızımı alamayıp Polonya’ya düştüm diyelim. Aynen öyle oldu. Herkesin son gün para alabilme kaderiyle yüzleşip son ana kadar gelecek fon konusunda kaygılı bir hafta geçirdikten sonra kendimizi havaalanında bulduk (yazmaya uzun ara verince ve bu sene tatilde gezme olayını abartınca tüm gezi anıları birbirine karışmaya başladı, hangisi hangisindeydi hatırlamakta güçlük çekiyorum)

Sevgili arkadaşımla aktarmalı yaptığımız Zürich’te sıkıca bir arama kısmından geçtikten sonra ülkeyi şiddetle hemen terk etmeyi beklerken uçağı kaçırıp eşekler gibi gülmeye başladık. Aktarma yeri olmasına rağmen bizi “niye buraya geldiniz”lerle karşılayan bu ülkede tam 7-8 saat diğer uçağı bekledik. Sadece 2 saat aktarma beklerken kayıp 5 saat nedeniyle, Varşova’dan 3 saat tren yolculuğu ile gidilen ve neye benzediğini bilmediğimiz şehir Lotz’a gece yarısı sağanak yağmurda vardık. Gitmeden önce Varşova’dan yol tarifi alalım dedik ve otobüs duraklarında bir abiye Lotz’u sorduk. Polonya’da ‘da işler bazen bizdeki gibi yürüyormuş. Cem Yılmaz’ın “Faruk Eczanesiii?, Faruk ecza-nesi..” tribiyle, adam gözlerini kısıp uzaklara bakarak söylendi; “Lotz? Lotz station…”

Trene binip durağa geldiğimizde, tetikte inmeyi beklerken sırt çantalı biri kapıyı açıp atladı.. Bunun bir gelenek olduğunu sanmıyorum :) Ama o atlarken arkadaşın “AA!” diye sıçramasını unutmayacağım. Zaten ne yapılmasını gözleyerek öğrenen kişiler olarak gecenin bir yarısı sağanak yağmurda son durakta inince kafamız sarhoş gibi olmuştu.

Büyük tavanlı, kalın perdeli hoş bir odaya yerleştik. Sabah, gideceğimiz okulun kapısını bulmak okulu bulmaktan daha zor oldu, gireceğimiz departmanı bulmak kapıdan da zordu.  Büyük bir alana yayılmış, binaların arasında orman, yol, ve göletler olan çok büyük bir kampüs. İngilizce bilmeyenleri soğuk gibi görünen, bilenleri ise hevesli ve yardımsever olan insanlar. Bazı halleriyle bizlere benzeyen Polonyalılar.. Her köşesinde durdurup esir aldığımız, departman sorduğumuz öğrencilerden bir grup da genç erkeklerden oluşuyordu. Cevap vermeye gönüllü bir tanesi, içlerinden yanaşıp İngilizce yol tarif ederken diğerleri muzip bir ifadeyle bizi seyrettiler. Teşekkür edip ayrıldıktan sonra köşeyi döndüğümüzde ülkemizde alıştığımız bir erkek gürlemesi duyduk. Muhtemelen bize yardım etmiş genç çocuk ergen çığlıklarıyla kutlanıyordu. Uluslararası ergen erkekler kulübü, İAC.


2-3 toplantıya girer sonra şehri ağlatırız derken çok iyi hazırlanmış ve sıkı uygulanması beklenen bir programa dahil olduğumuzu öğrenmemiz çok uzun sürmedi. Polonyalı akademisyen ve idareciler çok çalışmış ve muazzam bir program hazırlamışlardı. Biz arkadaşımla her sabah bu programların ilk saatine geç kaldık. Diğer ekipten genç olmamızdan dolayı bizi akşam geç vakte kadar barda zanneden ekibin, biz her sabah gecikerek odaya girdiğimizde yüzlerinde gördüğümüz sırıtma her gün sürdü. Biz ne yapıyorduk peki akşamları? Tabii ki hasar ve durum kontrolü için gezi eylemlerini takip ediyorduk. Hatta gece yetmiyormuş gibi toplantılarda ve gezilerde gözümüz kulağımız Türkiye’deydi. Bu da böyle biline!

İspanya, Fransa, Portekiz, Yunanistan, Polonya, Almanya gibi ülkelerin insanlarıyla 5 gün geçirmenin sonucu söyleyebilirim ki Türkler’e en uzak kültür Almanlar’a ait. Hatta sadece Türkler değil Avrupa’daki diğer kültürlere de. Konuşurken dizinize vurarak gülen İspanyol, şakalaşırken göz kırpıp kahkaha atan Fransız, “siz kaç kere yanaktan öpüyorsunuz, biz çok öperiz” diyen Yunan’ın aksine Almanya’dan gelen idareci, bir belgeselmişcesine bizi izledi. Sona da Madagaskar’da gördüğü yeni bir tür hayvanla iletişime geçen turist gibi bizi öpmeye çalıştı. Çok tatlı, sıcakkanlı olan bu kadın, belki de memleketindeki en şefkatli insandı ama yine de diğerlerine de bize de uzaktı. Ah köyünden çıkıp Almanya’ya giden zavallı yurdum insanı..




Lot’z sanırım diğer Polonya şehirleri gibi: 2. Dünya savaşından önce ve sonra diye ayrılabilecek bir şehir. Bauhaus modelini andıran kırmızı kiremitten eski tekstil fabrikaları ve evleriyle 2. Dünya savaşı hüznünü ve trajedisini taşıyor sokakları. Tanışmadan önce temkinli, tanıştıktan sonra çok sıcak ve bize benzeyen bir tarafları var insanlarının. Misafir geldiğinde yemeklerini ikram etmenin ve misafiri ağırlamanın bir yolu olarak eskiden “misafirin araba tekerlerini çıkarmak” gibi bir deyimleri olan bu sıcakkanlı insanların savaşta yaşadıkları zorluklar düşünülünce insanın içi burkuluyor.





Bir ara klasik müzik sesini takip edip girdiğimiz eski bir yapının bahçesinde karşımıza bir klasik müzik konseri çıktı. Çekinerek girdiğimiz yapıda bir grup sanatseverin arasında bulduk kendimizi. Küçük konser bir ressamın sergi açılışı içinmiş. Tabaklarımızı ve içeceklerimizi alıp köşede etrafı seyredeceğimiz bir yer bulduk. Geldiğimizin ilk günü trenden atlayan sırt çantalı da köşede bisküvi yiyordu. Birden bu şehir, Simpson karakterleri gibi her organizasyonda aynı insanların olabileceği bir yer hissini verdi.






5 günlük yoğun bir maratonun ardından bir günü de Varşova’da geçirdik. Sanırım gördüğüm en oturmuş old town’a sahip şehir. (‘Oturmuş old town’’da ne demekse. Oturmadıysa dükkanı kapatıp gitsin bu saatten sonra).






Son gün Varşova’da içtiğim sıcak çikolatayı unutmayacağım. Tokluk şekeri ölçtürebilecek miktarda şeker yükleten bu içecek, zehir gibi olma özelliğiyle daha ilk yudumda ağzımda acı bir tat bırakmıştır. Polonya’yı çok sevdim. Ama o son içkiyi içmeyecektim..

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Atın Beni Denizlere

Uzun zaman sonra yazacaklarım uzun olmayacak. Burası bir nevi kuyuya bağırmak gibi oldu. Ama ben çok biriktirmeyip karşımdakilerle olayı çözdüğümden buraya dipnotcuk düşüyorum. Dışarıda sus pus olup burada ortamı germenin alemi yok.

Yurtdışına çıkmak için savaş verenler beri gelsin:

Şimdi çok açıklamadan konu ile ilgili akıllardaki "burning question"ı soruyorum; Vize alım sürecinde başvurulan tüm mercilerin (üniversitelerdeki ulik ofis, konsolosluk çalışanları, hatta ve hatta bu işi parayla yapan aracı şirketlerdekiler) sözleşmişcesine iş bitiremeyen ve bitirme gereği hissetmeyen elemanlardan oluşması acaba bir tür işe alım kriteri sonucu mudur? Bu insanlar belki de işleri doğru düzgün yapacak heveste ve kararlılıktalardır da işin gerektirdiği şartlar yüzünden bir rehavet bir başkalaşım içindedirler.
Çünkü belki de vizenin amacı kaçak işçi vb istenmeyen durumların oluşmasının yanı sıra ülkeye girecek sınırlı sayıdaki insanın mukavemeti ve sabrını ölçmektir. Elemanlar bu engelli koşuyu son ana kadar yürütebilen canlıyı seçebilmek üzere yetiştirilmiş olabilirler. Herkesi alacak değiller ya! Doğal seleksiyondan elensin 3-5..

Vize alacakların kendilerini denize koşan karetta karetta gibi hissetmesi hep bu yüzden. İşte bunlar hep Schengen hep Avrupa





13 Mart 2013 Çarşamba

Ada Sakinleri


Pazar günü Büyükada’daydım. İstanbul’da Anadolu yakasında oturanlar için Büyükada’ya mutlaka bir kere gidilmiştir. Ya eş dost toplaşıp hava almak için, ya 23 Nisan’da Aya Yorgi’yi duyup manastıra çıkmak için, ya bisiklete binmek için.. Bu geziler ile Büyükada’nın evleri ün yapmıştır. Düşük ( giriş kat) ve devasa balkonlu yazlıkçı evleri gibi duran eğlenceli evler, ahşaptan yapılmış mobilyayı andıran koyu renk cumbalı evler, kale gibi beyaz villalar, hala kullanılıp kullanılmadığını anlamadığım kilise benzeri  yapılar..

Bazılarının içinde yaşayan olup olmadığı anlaşılmayan tuhaf efsunlu havalarıyla bu sessiz evleri hızlı hızlı tarayıp geçmişimdir hep. Bu sefer bisiklet turu yaparken evlere daha bir dikkatli baktım ama. Bir çift bazen iki üç çift göz de bana baktı. Ben de manzarayı kafamın bir köşesine kaydederek bu gözleri fotoğrafladım. Adanın her köşesinde kendine bir köşe kapmış ada kedileri, her evin önünde bize göz kırpıyorlar.  
Adada en sık rastladığım kedi cinsi bu uzun tüylü yeşil gözlü olanlar idi.
Her evin  kendi seçtiği bir köşesinde  arkasındaki manzaranın renkleriyle karışmış öyle duruyorlardı.




"Bira şişesinde kedi olsam" (Kedi Naci)



21 Şubat 2013 Perşembe

Sınırda Bir Yer


Hafta sonu Trakya’nın sarımtırak, kıştan kalma kuru kahverengi odunlara dönmüş ağaçlarının manzarasını görmeye gittim. Ben pek severim bu görüntüyü. Dışında sadece bir tek kelime yazan içi açılınca kelimeyi bir cümle ile tamamlayan kartlar gibidir bu görüntü. Kış biter, çıplaklık dolar taşar. Yaz geldiğinde kart açılır..

Bu sefer rutini bozup hep gönülsüzce ayrıldığım o çok sevdiğim kasabadan çıkıp Edirne’ye gittim. Meriç nehrinin ötesinde hiç ummadığım bir köşe buldum. Meriç nehrinden öte kalan bir parça toprağımızın üstünde kurulmuş güzel bir mahalle. Trakya’da sevdiğim her türlü ayrıntıyı içinde barındıran dev bir water globe (tam çeviremedim) gibiydi Karaağaç. Araba ile içinden geçtiğimizde “acaba burası gerçekten var mı?” diye düşündüm. Öyle ansızın girdik ki Karaağaca, arabanın içinden bakarken gördüğüm ayrıntılar gerçekliğini yitirdi bir süre. Geniş ve sessiz bir cadde ve sağlı sollu pırıl pırıl camekanlı kafeler. Sokağın sonunda büyük, tarihi bir tren garı. Kafelerin içinde toplanmış sohbet eden genç gruplar, gazete, kitap okuyan mahalle insanı.

Karaağaç, madenin tek bir yere aktığı yerlerden. Koşuşturmayan insanlar, boş ama tekinsiz görünmeyen parklar.. Geri dönmek için arabaya binerken son kez baktım caddenin başından mahalleye. Kafamın içinde bir yerlerde Kızılordu Korosu’ndan “Katyusha” çalmaya başlamıştı. Bir yerlerde Ekim Devrimi olmuştu, ben de öyle keyifliydim. Umut dolmuştum.
                                                                                     
Meriç Nehri'nin öte tarafı bizim değilmiş gibi.
Nehri geçtikten sonra
illegal geziyormuşuz gibi geliyor bir taraftan da

13 Şubat 2013 Çarşamba

İş Bankası Müzesi


Her seferinde önünden geçtiğim, saatleri tutturup giremediğim, binasına da içindekilere olan merakımdan ayrı hayranlık duyduğum İş Bankası Müzesi’ne girdim sonunda. Naci de benimle birlikte idi tabii. Güzel bir cumartesi günü müzeye girerken kalbim güp güp çarptı.

Resimler bulanık çıktı,
çünkü sağdan soldan insan akıyordu.

İş Bankası Cumhuriyet’in iksisat tarihinin önemli parçalarından biridir elbette, hatta yeni bir ülkenin kumbarasıdır. Ama benim için bir de 80’lerde bu bankada çalışan aile dostları, onların ev ziyaretlerinde çocuk halimizle oyalanalım diye elimize tutuşturulan İş Bankası kalemleri kağıtları, hediye edilen iş bankası kumbaralarıdır.

Bir süre gezindik müzede. Müzenin işi bilen kişilerin elinden çıktığı belli idi. Kasa dairesi bienal tadında sunulmuştu. 

Kasa dairesinde kimi kasalar açıktı ve içinde oyuncak bir ayıdan tutun  bir mürekkep hokkasına kadar türlü çeşitli şeyler konulmuştu. Girişte şuna benzer birşey yazıyordu : "Siz olsaydınız kasanızda ne saklardınız?"
En çok bu resmi sevdik. Ayrılırken naci ağlamsıydı

Zaman, koridorlardan ilerlerken geriye doğru aktı durdu. Elimizi uzatsak bir tül perdeymiş gibi yırtılacaktı sanki..

8 Şubat 2013 Cuma

Bir Zamanlar Biz


Bir süredir, yatırım yaptığım arkadaş çevresinden uzaklarda; beni hiç tanımayan, birbirimizi tanıyacak ve bizi birbirimize bağlayacak, arada hatırlayıp güldürecek, yokluğunda burun sızlatacak anılara sahip olmadığım insanlarla bir aradayım. Daha ilginç bir geçiş evresinden bahsetmek isterdim ama maalesef okul dağıldıktan ve iş hayatına atıldıktan sonra gerçekleşen pek klasik bir evre bu.

Ne oluyor bu evrede. Sizi tanıyan ve kendinizi tanıtma ihtiyacında olmadığınız, arkadaş keyifliğinde master seviyesinde ortamlardan düşüp tekrar tekinsiz, sevimsiz ve yaş gereği yeni insanla diyalogda hevessiz bir yaşam başlıyor. Bir yere kadar özenle sürdürdüğünüz istikrarlı duruşunuzun yeni çevrede bir değeri kalmıyor. (Eski hayatını sevmeyen birisi yeni hayatında tarz değişikliğini gözden uzak yaşayabilirse de bu ödül diğerleri için bir ceza gibi) Yeni geleni öğrenme hevesinde bile değilken eski zamanlarında eğlenceli ve hazırcevap halini bildiğiniz bir kişinin her kelimesi tecrübesinden damıttığı elmas gibi değil mi?

Bu konunun sadedinde bir film sahnesi var aslında. Çok güldüğüm bu filmdeki* bir sahneye hala hatırladıkça gülerim. İşin ironik kısmı bu sahnedeki kişi oynadığı karakterin hakkını fazlasıyla vermiş olan Keanu Reeves. Şeytanın Avukatı filminden sonra yakışıklı, karizmatik takım elbiseli ciddi adam olarak tanınan bu oyuncunun (onun seksenli yıllarda çevidiği absürd komedideki halini bilmeyenler için), komedideki başarısı açısından hakkının yendiğini düşünmüşümdür.  Neyse ki onun komedi oyunculuğundaki başarısının hakkını geri verecek filmlerini bulmak mümkün. 

Peki ya biz? Bizim kendimizi update ederken birikimlerimizi aktarabileceğimiz filmimiz bile yok. 

   
*Keanu Reeves ile birlikte kafası her daim dumanlı,kendinden komik iki karakterden bir diğerini canlandıran ve bu filmden 3-5 yıl sonra sağlam İngiliz klasiklerinden olan  Jane Eyre’de ki Edward Rochester karakterini über başarıyla oynamış William Hurt’ü de unutmamak lazım. Bu kadar marjinal karakter geçişleri sebebiyle ellerinden öperim.

14 Ocak 2013 Pazartesi

İçimizi Bağlayan Biz Dışımızı Bağlayan Siz



Şimdi böyle saçma bir başlığın altına ne yazacağım bakın. Çocuklar anne babalarının kendilerine biçtikleri role uygun olarak (sonra da kanıksayarak) oyalansınlar diye sabah, akşam, öğlen hatta bazen gecenin bir körü kendileri için açılmış çizgi film kanallarının karşısına oturtulurlar. Ya sabahın köründe birden fışkıran enerjilerini anne babayı uyandırmak için kullanmasınlar ya misafirle sohbet ederken iki dakika rahat bıraksınlar ya da gece huysuzluğun son raddesinde uyuşsunlar diye açılır da açılır çocuk kanalları, çocuk filmleri. İçinde ne olduğunun bir önemi yoktur. Çocuğu aptal mı yapacaktır, angut mu edecektir, içine şüphe doldurup kabus mu gördürecektir bir önemi yoktur. Ne de olsa alt üstü çocuktur. İzlesindir.

Şimdi bizim çocukluğumuzda bir yol gösterenimiz vardı bu hususta. O da annem. Bizde izlediğimiz çizgi filmler didiklenmezdi ama gerek de kalmazdı. Birlikte izlemekten keyif alan bir aile olarak annem, abim, ben çok çizgi filmi oturup birlikte izlerdik. Öyle baby Tvde insanı aptal yapan ritmik hareketli şekiller yerine  “Les Mondes Engloutis” gibi ilginç konuları olan çizgi filmler.. Ben aklıma takılan, ilginç bulduğum her ayrıntıyı sorardım, annem de kendince yorum yapardı. Böylece “çocuktur anlamaz, ne anlarsa da anlasın” yerine “bakalım bu hikaye den ne sonuç çıkarılır ya da bu ufak gibi görünen ayrıntıyı aslında şunu gösterir” diyaloglarının içinde geçtiği bir tavır görürdüm. Bir şeyi incelemenin ya da oradaki bir ayrıntıya takılmanın yadırganmadığı önem verildiği bir tavır.  

Geçen hafta arkadaşla fantastik bir film üzerine yaptığım sohbet bana daha önceki bir olayı anımsattı. Kısa bir süre önce ortak film zevkimiz olduğunu anlayınca film hakkında eğlenceli ve heyecanlı bir sohbet başladı. Filmdeki hikayenin kurgulanışı, sahne ve dekorun görkemi, cast seçimindeki titizlik, makyaj, yönetmen derken uzun süredir iş ortamında bu tatda bir sohbet yapmadığımı fark ettim. Herkesin kendi ilgilerine ‘olması gerektiğini düşündüğü’ kadar alaka gösterdiğini varsayarsak çocukken fantastik ve ilginç hikayeler ile ilgili anneden gerekli yönlendirmeyi almış, heyecanını coşkuyla paylaşmış bir insan olarak etrafta bunları bu heyecanla paylaşma cesaretini gösteren çok az insan olduğunu anlamak zor değil.   

İşte efendim geçenlerde iki yetişkin adam olarak büyük bir heyecanla gerçekte fiziksel olarak var olmayan (tarz olarak her an bulabileceğimiz) karakterlerin yer aldığı bir kurguyu konuştuk.

Şimdi gelelim bu sohbetin hatırlattığı, beni her aklıma geldiğinde güldüren güne.  (Daha da açıklarsak: “Fantastik filmleri seyretmenin veya hiç olmayan karakterlerden etkilenmenin” tuhaf olduğunu düşünüp olaya uzak kalmaya çalışanlar bir yana en çok da içten içe bu filmlerden ve kitaplardan etkilenip bunu paylaşmaktan çekinen ve kendine yabancılaşan kişilerin bu tutumlarını nereye kadar sergileyebildiklerini gördüğüm güne)
Entelektüel bir giriş yapmayacağım. Klasik söz bile betimliyor durumu.

Allah’ın sopası yok

    Eski işyerlerimden birinde, aramıza yeni katılmış, patron ile cicim günlerinde olan iş arkadaşımız ile masada 3 kişi oturuyoruz. Olayın kafada kurgulanması için kısaca betimliyorum. Üzerinde 3 bilgisayarın olduğu iki uzun masa ve etrafında 3 kişi. Ben mac bilgisayarla en başta oturmuşum ( mac ile cebelleştiğim günlere gönderme), yeni gelen arkadaş ile diğer arkadaş karşılıklı oturmuşlar. Yeni gelen arkadaş, kendisine verilmiş bir işi, arada sırada anlattıklarımıza ‘kardeşlerinin anlattıklarını dinleyen ama bir yandan büyük işler yapan bir abi’ tutumuyla dinleyerek arada yarı ukala yarı idare eder tepkiler vererek yapıyor. Ben de bu ukala tepkilerinin altında bir yere tutunma çabasının yattığını bilerek aldırmıyorum. Ukala eleman rolünü sen mi beğendin?, tamam al abi ben samimi eleman olayım anlatmaya devam edeyim diyerek diğer arkadaşa bir film sahnesi anlatıyorum. İş yaparken hem anlatıyorum hem gülüyoruz. Arada bir arada olmanın görgü kuralları gereği anlatırken yeni arkadaşa da dönüyorum.

Yeni arkadaş bir ara anlattığım sahnedeki ayrıntıya takıldı ve bana döndü “bu kadar ayrıntıyı nerden hatırlıyorsun?” sonra ekledi “bu kadar ayrıntıyı niye aklında tutuyorsun?”

Şimdi bir sohbette anlattığınız şey yerine bu tür ayrıntılar sorulduğunda olayı özetlersek şu denilmek istendiği açıktır

“İşin gücün mü yok, bu hafızaya ne gerek var?”
hatta
“Ben bu ayrıntıları aklımda tutacak kadar önemsemiyorum”
ve hatta
“Benim bu ayrıntılara ayıracak vaktim yok, dünyayı kurtaracak projelerle uğraşıyorum” demek isteniyordur.

Şimdi bu dünyayı kurtaracak projeler üreten arkadaşı lafıyla baş başa bırakıp bir daha ona dönmeyerek diğer arkadaşla sohbete kaldığımız yerden devam ettik. Aradan 2 gün geçtikten sonra bilgisayarların bakımı için bir arkadaş çağırdık. Gelen kişi gözlüklü, hafif toplu, uzun süresi bilgisayar yazılımı ve programlama konularıyla geçmiş, tişörtünden ve tavrından bilgisayarda adventure oyunlarını yemiş yutmuş hatta sağlam hackerlik yapabilecek tatta biriydi. Bir de üstüne Bilgisayar virüslerini temizleme konusundaki başarısı ve bunlarla ilgili ayrıntılı nasihatler vermesiyle bizim yeni gelen arkadaşı etkilemiş olacak ki, o geldiği günden beri hayatın ayrıntılarına heyecansız kalmış az konuşan arkadaş tıpa gibi açıldı. Heyecanla sordu:

-          “Ya abi belki çok saçma olacak ama sen bilgisayar oyunlarını bilir misin? Eskilerden bir oyun soracağım.

-          ” aa bilirim belki hangi oyun?”

Çocuk büyük bir heyecanla dalga geçilme (kendince) tehlikesini de göze almış olacak ki (benim sevimli bulacağım kendininse yadırgayacağı bir heyecanla) oyundaki ayrıntıları anlatmaya başladı:
-          “hani böyle bir yaratık vardı arka planda öyle başlıyordu! Sonra solucanlar vardı siyah! Böyle bir yere tırmanıyorlardı, öldürüyordun sen de!.. Yıllardır, çocukluğumdan beri o oyunu bulmaya çalışıyorum ama ismini hatırlayamıyorum deli olacağım!”

O kadar heyecan boşa gitti, adam kısa ve ne “bilmiyorum” dedi kestirip attı.

Ben şöyle bir gerindim. Şu ukala suratının değişince nasıl olacağına baktım 3-5 saniye, 
sonra seslendim:

-          “Senin şu oyun… hangi bilgisayardaydı?” (biliyorum da zevki uzatıyorum)

Yaşımdan ve kız olmamdan dolayı laf olsun diye sorduğumu sanarak yüzüme bile dönmeden “Commodore işte” dedi (Commodore’un bende bir şey ifade etmediğini sanarak..)

Ben tabi haince gülüyorum. Sonra sadede geldim tabi:

-          O oyun.. Commodore da değil Amiga 500 deydi
(nasıl ışık hızıyla döndü bilemezsiniz),

ismi de “Another World..”

Daha o dakikada ukala adam gitti yerine şapşal bir çocuk geldi. Ben bir suratın bir maskeyi nasıl attığını parça parça gördüm. Arkadaş öyle bir rahatladı ki, karşımda heyecanlanan herkes gibi hızlı hızlı konuşmaya başladı.

Onun tam 5 dakika süren “nasıl yaaa”ların dan, “inanamıyorum”larından sonra devreye girip
“Hafızamın böyle saçma ayrıntıları da hatırladığını” söyleyerek geriye yaslandım.

Aslında öyle keyifli bir andı ki. Hatta bir ara bana “samimi olsak seni şimdi öperdim” diye saçma bir şey bile söyletmişti bu ayrıntı (!) ona..

Bu dünyayı kurtaracak projeleri olan arkadaş uzun yıllarını bu hafızanın hatırladığı ayrıntıyı hatırlama çalışarak geçirmiş. Aslında belki o kadar ukala olmasa o ve daha onun gibi olan bir çok ayrıntıyı çok daha önceden kısa bir sohbette öğrenirdi. Ama bu ayrıntılar konusunda heyecan göstermek de soru sormak da dünyayı kurtarmıyordu anlaşılan. O yüzden sonunda hiç tahmin etmediği şekilde beni öpme isteği uyandıran bir duruma girdi böylece.

İçimizde barındırdığımız hevesleri özgürce ifade edebildiğimiz muhteşem bir dünyanın şerefine, kibirsiz ve eğlenceli olan herşeye diyerek ayrıntıları hatırlamaya devam edelim. Hareket olsun diye..