28 Kasım 2012 Çarşamba

Eski Çamlar Bardak Oldu


Çocukken memleketten İstanbul'a geldiğimizde ilk iş halamların kurum kokusunun ağır olduğu (ki ben buna İstanbul kokusu derdim) Bağcılar mevkiine gelinir, onların bir tarafı bitmek bilmez bir arsa diğer yanı dik yokuşlu daracık bir sokak olan evlerine yerleşilir, sonra da halam tarafından şahsıma en büyük banknot verilirdi. Bunun akabinde hemen elimden tutulup bakkala götürülür bir tane de bardak çikolata alınırdı. Bu çocukken hep böyleydi. Halam ve o dönemin yeğenli çocuklu anaç kadınlarının çocukları şımartma yöntemi böyleydi. Ben halimden pek memnun cebimde kendimi zengin hissettiren küçük bir servetle oturup çikolata yerken biraz sonra beni arsaya çağıracak yaz arkadaşlarımı beklerdim. Geldiğim yerin düzenli evlerine zıt, bu karmaşık, algı karıştıran yere alışma saatleri ağzımda bu çikolatanın tadıyla geçerdi. Peki neden böyle nostalji yaptım?

Cam kavanozda satılan çikolatalardan günümüze gelen kaç marka vardır ve tatları nasıl değişikliklere uğramıştır?  Zaman geçtikçe, tükettikçe seçicileşiyor arsızlaşıyoruz. Şu an o eski bardak çikolatanın tadını hiçbirinden almıyorum. Acaba bize uyuşturucu etkisi yapan o çikolataların içinde şimdi olmayan birşeyler mi vardı?. Yoksa biz seçe seçe iyice suyunu mu çıkardık bu işin.. Geri döndürülmez bir tatminsizlik başlamış olabilir. Belki uzun bir yoldan gelmenin, yolda denizi görmenin heyecanıyla başlayan, eski bakkalların yoğun ambalaj kokulu atmosferiyle devam eden, ilgiyle şımartılmış bir günün sonu böyle bir tat veriyordur (beni bu havalar bozdu)

Yapabilsem, google’da eski çikolataların tadını da arattırsam. 
 Yazımı düzeltilmiş şu sorgu için sonuçları görüyorsunuzprestijli misafirlik şımarıklığı

25 Kasım 2012 Pazar

Bir Ben Var İnternetten İçeri

İnternetin dev bir çöplük olduğu gerçeğini daha önceki yazımda irdelemiştim. Ama az önceki izlenimim doğrultusunda yeni bir benzetmem daha oldu. İnternet asılsız bilgilerin çokça olduğu karmaşık ama organize görünen bir çöplükmüş. Organize çöplük derken atık çöpü gibi düşünün ama karton atık sandığımız şey aslında plastik ve ayrıştırılmış gibi düzenli duruyor diğerleri arasında. İşte özellikle arama motorlarında tarattığımız bilgiler bu stilde.



Az önce kullanıcı adımı 'kaç platformda bilgilerim çıkıyor' diye bir arattırdım. Herşey önüme serildi. Bir ara kuru sıkı her platforma bu isimle üye olmuşum (kalıcı isimleri internette kullanırken cimri olun) hatırlamadıklarım bile var. Hatta şifresini unuttuğum ve kayıtlı mail adresim silindiği için açamadığım eski blogum bile sonsuza kadar oraya yapışıp kalacakmış gibi duruyor öyle.. Tüm bu site başlıklarını karıştırırken engellilerle ilgili bir haberin altında 'engelliler' ile başlayan bir cümlemi gördüm. Hemen bastım nedir diye. Engelliler ile ilgili bir haberin altında 'Bu haber hakkında twitter'da neler konuşuluyor' diye bir bant var, onun altında ise yorumlar. Daha doğrusu yorum olarak gösterilen ama konuyla alakası olmayan, Twitter'dan anahtar kelimeler yoluyla otomatik bulunmuş geyik türünde yazılar. İşte benim hatırlamadığım bir zamanda yazdığım ve içinde engelli kelimesi geçen bir cümle de bu sebeple bu haber yorumları içerisinde istiflenmiş duruyor. Sonsuza kadar kalacak verilerin arasında, hem de yanlış yerde. Yani bir tür veriler çöplüğü, ama bir şekilde organize olmuş ve yalan yanlış bilgi veriyor.

Aklıma halamla iki sene önce girdiğimiz bir iddia geldi. Nereden olduysa konu Rasim Ozan Kütahyalı'ya gelmişti, halam onun eski Tkp'li olduğunu söylüyordu (bir yerlerden öyle kalmış aklında) Şimdi hayat ilginçtir ama o kadar da değil.  Konuyu iddaya girdiğimiz için googleda aradık. Bu iki verinin içinde geçtiği  tek yazı Tkp'li bir kişinin haber yazısıydı ve şöyle diyordu; "Rasim Ozan Kütahyalı cahil bir adam ama kimse ona cahil olduğunu söylememiş"

24 Kasım 2012 Cumartesi

Aradığım Popstar Sensin


Geçenlerde taklit ürün karşılaştırması için marketteki çikolata-bisküvi reyonlarında takıldım biraz. Kendi piyasasındaki taklitlerinin dar bir alanda çokça örneğini görebileceğiniz bir yer abur cubur reyonları. Mesela kek bölümüne baktığınızda en az beş markanın ürünlerini bir görüş mesafesinde görebilir karşılaştırmasını çok hızlı yapabilirsiniz. Ambalaj odaklı baktığım için ilk defa pek yönelmediğim bir sürü ürün inceledim. Sonrada fark ettim ki ben genelde hep aynı şeyleri alıyorum. Bisküviyse belli, çikolataysa iki üç çeşit..  Peki neden?

İnsanların yeni ürün denemelerindeki ritim biraz hayat ritimleriyle alakalı bence. Mesela ben ve arkadaşım bir markete girdiğimizde ben milyon kere aldığım çikolatayı tekrar alırım, o ise piyasaya yeni çıkmış bir gofret kapar reyondan. Benimkisi yeni olana önyargı değil de eskiye bir çeşit sadakat gibi. Biraz da risk almama. Bu, insana beslenen önyargıyla kesinlikle karıştırılmasın. Bu kendi yağında kavrulan, başkalarını etkilemeyecek bir seçimin ritmidir. Bu ritmi bozan eve gelen farklı marka çikolatalar ve hediye edilen parfümlerdir. Hatta hatta benim gibi yıllardır aynı şarkıları dinleyen birisinin tesadüfen radyodan duyup keşfettiği şarkılardır.

Özellikle ürünlerde yeni bir şey deneme eğilimini pazarlamacılar kılı kırk yararak araştırmışlardır. Çünkü işleri budur. Birileri yeni ürünlere şans tanımalıdır. Belki de bizi yeni olanı almaya sevk edecek, o daimi ritmi sekteye uğratacak küçük ayrıntılar vardır (zorunluluk dışında) Mesela Adidas reklamlarından birisini çok severim. Tüm reklam boyunca Adidas’ın tasarımcısının yükselişini anlatır, sonra vurucu cümleyi söyler;

“Kim bilir belki bir yerlerde sizin için de bir şeyler tasarlamıştır”

Marks’ın “meta fetişizmi”ne hiç girmiyorum ;) (çünkü bilahare bu konuya değineceğim)

22 Kasım 2012 Perşembe

İçimizi Umutla Dolduran Cümleler..


Kendinin dünyanın bir parçası olduğunun farkında olarak yaşayan (farkında olmayanlar var), haberlere olup bitene tepkisiz olamayan ve bir yerlerde ‘ben de varım, ben ne yapabilirim?’i samimiyetle söyleyebilen insanların işi zordur. Milyonlarca insanla yaşıyoruz dünyada ve az iki kişi ile günlük rutinimiz içerisinde tanışıyoruz. Önce ezbere konular konuşulur, 'Havalar bozdu mu?’, ‘Yemek güzel mi?’, ‘Siz de yeni mi başadınız? hoh hoh ho’ gibi..  Konuşma aralarında yapılan benzetmeler, cümleler arasına sıkışmış ince espriler ele verir karşıdaki insanın duyarlılıklarını. Ucundan biraz yakın şeylere duyarlı olduklarınızla görüşme devam edersiniz ama bir de çoğunluk vardır. Sayıları daha fazla olan ve buna paralel olmayan bilinçleri ve farkındalıklarıyla etrafımızı sarmış çoğunluk. Bunlar sizde fark ettikleri ince esprileri zenginlik olarak görmez hatta rahatsız olurlar.. Bir konu hakkında çoğunluk dışında farklı bir tepki gösterip cesurca ortaya koyduğunuz özgün fikirleri tartışmaya gerek duymadan ötekileştirirler. Zaten milyonda bir bu cesareti gösterip özgün olabilmiş her kişiyi, düşünceyi adeta bir sümüklüböcekmiş gibi ezmeye çalışırlar.


Peki nedendir dersiniz bu çabaları, bu farkındasız farkındalıkları? Ben birkaç neden sayabilirim ama bu konuya çoğunluğun gözünden bakamam. Çünkü ben dünyanın bir parçası olduğumun farkındayım. 'Acaba çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyor olabilir miyim?' diye düşünüyorum. Farkındalığım hak yemekten korktuğumdan (biraz kulluk felsefesi gibi oldu),  'asıl ben' e uygun şeyleri kaçırıyor olabileceğimden, kendimin farkında olup kendime haksızlık etmek istemediğimden. Çünkü her özgün kişilik (tasvip etmediğim fikirlere sahip olanlar bile) beni kendime daha fazla yakınlaştırıyor. Dünyaya zenginlik katıp beni umutla dolduruyor. Bu cesareti gösterebilmiş herkes bana heyecan veriyor.

Şimdi asıl konuya geleceğim. Başta bahsettiğim o az sayıda olan ‘farkında insanlar’ diğerlerinin aksine bir konuda akılcı cümleler kuran insanları severler, onlara hayranlık duymaktan çekinmezler. Çünkü amaç birşeylerin farkındalığıdır. Kimin bunu sağladığının bir önemi yoktur. Bir yerlerde düşüncelerine tercüman olan daha iyi kurulmuş cümleleri görünce üzerlerinden bir yük kalkmış gibi olur hatta. Sorumluluğu üzerlerinden alan başka yetenekli insanlar da vardır.. Onların farkına varmak ne güzel şeydir..

İşte ben de bu sabah SoL gazetesinde Kemal Okuyan’ın Akif Beki’yle ilgili yazdığı bir eleştirisini okurken Akif Beki şu an ne yapıyor diye bir arattırdım internette. Tesadüfen Uludağ sözlük'te onunla ilgili bir yoruma denk geldim. Cümleler öyle anlaşılır idi ki kendimi çok iyi hissettim. Bu sabaha bu cümlelerin yazarının bu ülkede yaşamasının mutluluğuyla başladım..

Sözlük’ten:
”Şu an cnn de bir haber programında, üç-dört tane kadının kürtaj ile alakalı protesto görüntülerini izliyor. Kadınların başlarında bir otobüs dolusu polis. Bir kadın, incecik, nazik eliyle polisin elinde tuttuğu ve kendisini itelediği kalkana bir kaç kez vurmaya çabalıyor ama o kadar güçsüz ki, kadının elleri acıyor. Daha sonra bu kadınlar hakkında, polise şiddet suçundan dolayı üç yıllık ceza davası açılacağı söyleniyor.

Akif efendi yorum yapıyor; ''polis görevini yapmıştır, kadınlar suçludur. polise karşı direnmiştir.''

Ben yorum yapıyorum;

Sen adamsan, sen hakikaten imanlı bir insan isen, ben kendimi her şehrin meydanında ayrı ayrı asacağım.”                             
                                                                                       (benibildinmi, 31.10.2012 11:49)

21 Kasım 2012 Çarşamba

Sınav kağıdı okumanın dayanılmaz hafifliği

Rutin öğrencilik yıllarımda (rutin derken  full öğrenci olduğum yıllardan bahsediyorum) sınav kağıdını doldururken yazdığımız şeylerin hoca tarafından gerçekten anlaşılmasını istiyor muyduk diye düşünüyorum şimdi.  En çok bildiğimiz soruları  ‘nerden başlasam da kafamdakini şöyle temizce, anlaşılır bir şekilde parlak parlak kağıda geçirsem’  diyerek yaya yaya yazarız. Ama ya bilmediğimiz sorular? Ucundan hatırladıklarımız ya da kopya ile kulak kabartarak duyduklarımız ve emin olamadıklarımız. Onların cevabı kağıdın bir köşesinde silinip silinip yeniden yazılan savaş alanına dönmüş bir bölgede karmakarışık, yarısı silinmiş şekilde durur. Çünkü onlar emin olamadığımız cevaplardır. Yanlış olabilir, kopya olduğu anlaşılabilir, saçma bulunup dalga geçilebilir en çok da ‘belki doğrudur ama eksikse anlaşılmasın’ ümidiyle siliktir. Çünkü hoca eksik olduğunu anlamayabilir, oradan yırtılabilinir belki.


Bugün okuduğum sınav kağıtları da bu saydığım tüm olasılıkların kaygılarıyla doluydu. Silik yazılar hakkında  hocaların ne düşündüğünü şimdi daha iyi anlıyorum.  O kargacık burgacık, yarı silinmiş, hatta son kelimesi bile olmayan, öğrencinin ‘hoca buradan gerekli bilgileri toplasın’ umuduyla yazdığı cümlelerin akıbetini gördüm notlarken. Hepsine değer verilip okunuyormuş meğer. Fakat uzun uzun anlatmanın bir anlamı yokmuş. Hoca içinden gerekli bilgileri bir virüs programı çalışması disipliniyle damıtarak notlandırıyormuş. Gerçekten umduğumuz gibiymiş

Her hocanın sınav kağıdından beklentisi aynı mıdır bilememen ama bir fikir yürüteceksem, takdir gören kağıtlar bilgiyi özgün bir biçimde veren kağıtlar kanaatimce (Yüzlerce öğrencisi ve okunacak sınav kağıdı olan bir hoca, haliyle işinin kolaylaşmasını istediği için bir örnek, ders notlarıyla cümlesi cümlesine doğru bilgileri içeren bir sınav kağıdı görmek istiyor olabilir tabii). Kopya çekildiyse bile birebir çekilmediğinin bir göstergesidir bu. Ya da en iyi ihtimal ile öğrencinin konuyu kanıksadığıdır. Ben de kendime özgüydüm öğrenciyken sınav konusunda. Teknik fizik dersi sınavında boş kalan yere şöyle bir şiir yazmıştım vakti tamanında. Hoca ne düşündü hala bilmem

Bir vektörün çarpımı
Bir öğrencinin ölümü
Unutulur dalından düşen son turuncu meyvesi hurma ağacının
Seni ne çok severdik   

20 Kasım 2012 Salı

Evet böyle bir durum var.



'Dosyayı kaydet' diyerek yazısına başlayan bir blog yazarının heyecanından söz edilebilir mi? Dosyayı kaydetmeden bir şekilde kaybetmek korkusundan bahsetmiyorum. Bir süredir her davranışımda ödev mode on..

Efendim şöyle. Uzun zamandır öğrenci modunda ders almıyordum. Neredeyse iki yıldır. Hocaların öğrencilerle iletişimine şimdi tekrar öğrenci tarafından bakmaya başladım. Oleyy. Yeni bir soluk mu geldi hayatıma tekrar? Hayır, ama maksat hareket olsun. Bu hareket sporla bölünmekten başka sosyal aktivitesi olmayan canlıdan hallicedir.

Sabah üç saatlik uykuyla yedide yollar düştüm. Ödev notları, sırt çantası ve bilgisayarla. Tam üç saat süren, Acıbadem’den kol çantasıyla Kadıköy’e takılmaya gelen kişi için çetin, benim için rutin süren bir yolculuk oldu. Yolda akbil doldurmak için Tüyap tarafına geçip bankamatiğe gittim, yol uzun süreceği için kahvaltı yapayım dedim ve elimde muffin-kahve metrobüse yetiştim. Yolda, dersin hocası ‘niye okumadan geldin?’ demesin diye yirmi sayfalık arkalı önlü “sanayi politikası nasıl olmalı” konulu, romantik olmayan bir makaleyi okurken üstüme kahve döktüm. Arada inip metroya binerken gazetemi aldım, takip ettiğim köşeyi ayakta okuduktan sonra nihayet yer buldum, okula girmeden önce yolun karşısında fotokopilerimi çektirip derse yetiştim. Benim rutinim..

İlk ders bir şekil devirildikten sonra üç gündür ekseni etrafında döndüğüm ve bahsettiğim ödev konusuna geldik. Ben araştırdığım zilyon tane raporu çıkardım hoccanın önüne. Memnun oldu haliyle.. Ama yetmez ama evet sayın seyirciler! Rapor, veri, istatistik ortaya çıktıkça hoca daha da talepkarlaştı. Ben ‘konuyu daraltalım hocam’ deme umutlarıyla gelmişken bir milyon öneri ile geri döndüm. Meğer hoca istekleri bitmiyormuş. Öğrenci çalıştıkça bir çeşit gandalf olduğuna kanaat getiriliyor ve elinden her işin böylece geldiği sanılıyormuş. Bu saatten sonra çıtayı düşürdüğünde ortalama öğrenci çalışmasından daha az itibar göreceğini bilmek iyi mi kötü mü? 


19 Kasım 2012 Pazartesi

Başımıza Gelecekler

İşyerindeki yoğun trafik arasında tuvalete çıkmak bile kafa dağıtma yöntemleri arasındadır ne acı ki. Hayır 'taş mı taşıyorsunuz hacıı?' diye sorsan, bu kadar veriyi toplamaya çalışırken, "amele olsam da sadece kum atsam" cevabını veririm.

İşte bu amelelik hayallerini kurarken insanlıktan çıkmamak için kahve içelim dedik. Orta şekerli bir türk kahvesi yanında da iki kelam fal, oh mis. Basit gibi görünen bu kararı verdiğim için kendimi bizzat tebrik ederim. reklam piyasasında ya da stand firmasında akşam saatlerine kadar çalışan, çalışırken aynı müziğin en aşağı yirmi  kere müzik listesinde art arda çaldığını farketmeyen meslektaşlarım bilir. Kahve arasını geçtim, o müziği değiştirebilme kararı ne radikal bir karardır. İşte bu radikalin radikali karar ile odadan çıktık, kahvemi içtim, arkadaş iki kelam fal baktı. Ama ne kelam! O anki durumundan mı,benim beklenti içindeki halimden midir nedir pek şukela şeyler söyledi. Ben de iyice şımardım. Demek ki geleceği görmek falan hak getire, olay iki kelamla gelecekten umut vermekmiş arkadaş. Ben şimdi bu şımarıklıkla devam edeceğim yarın yetişmeyeceği kesin olan ödevime..

18 Kasım 2012 Pazar

Tüyap bana yakın mı?


Bundan tam iki sene önce bu çevresi boş arazi, dört bir yanından yaz kış dört mevsim esen bina yığınına taşındım. Çünkü iş yerime yakındı. Bu herkese uzak yerin bir tek avantajı vardı sorana söylemek için. O da bana yakın ama herkese uzak olan fuar alanı Tüyap! Özellikle de senede bir defa olan kitap ve sanat fuarı..

Nigthmare Before Christmas’taki yaratıkların bir sene boyunca bekledikleri cadılar bayramı hevesiyle üç senedir her sene beklerim bu fuarı. Ne için mi? Tabii ki sabah yaylana yaylana elimde kahve mugıyla erkenden gidip zaman kaygısı olmadan söyleşilerin her birine girmek, sanat tarafına geçip okuldan tanıdık bulup sanat sepet geyiği çevirmek sonra kitaplara koşup Boyuttu, Tübitaktı, İş Bankası Yayınlarıydı derken en son Say Yayınları’ndan Küçük Vampir serisinden iki kitabını alarak günü devirmek için. Bu sene aynı heveslerle çıkamadım evden. İstatistiklerle ilgili ödevim sabah beni fuara yollamak istemiyordu. Ama bir zahmet kalkıp giyindim ‘ben de eksik kalmayayım fuarda bu ilk hafta sonu’ diye. Meğersem bu fuar bana yakın falan değilmiş, ben iki senedir öyle kandırmışım ki kendimi. Yol kısa diye her seferinde müzik dinleyip sallana sallana gitmişim minübüste . Ne üf demişim ne püf.

Sabahın tam onunda çıktım bugün evden sallana sallana gitme umuduyla. Baktım minübüs gelmiyor sallanma tribim huzursuzluğa dönüştü çünkü Nusret Kaya’nın paneline yetişmem gerekiyordu. Minübüstü, otobüstü, yoldu, gecikmeydi derken panelin ancak yarısına girebildim. Sonra koşa koşa sanat tarafına geçtim bir soluk. Resimlere bakamadan oturdum bir dostumun yanına, iki kelam edeyim dedim hızlı hızlı. Ödev vicdani ötmeye başlayınca da mecburen kalktım suçlu suçlu. Kitaplara bakmadan hemen kaçmak istiyordum. Koşarak kaçmak..

Ne mümkün. Tam son holden geçerken ‘aa ya ödevime uygun bir kitap varsa!’ diye çılgınca bir düşünce belirdi. Holden salona koşarak girdiğimde benim için ümit kalmamıştı.'Biraz takılır saat 3 gibi eve gelirim, nasıl olsa ev yakın' demiştim sabah temiz duygularla yola çıktığımda. Saat 6 buçuk idi eve geldiğimde. Geliş yolunu anlatmak bile istemiyorum.

 'Kitap fuarına iki kitap gezer çıkarız' diye gelen varsa beri gelsin bu saatten sonra. Çünkü buraya gelen buradaki kitap, sanat ve merak şeytan üçgenine kapılıyor. O yüzden iki gezer çıkarız yok!. Evereste tırmanır gibi geleceksiniz buraya, Louvre müzesine gelir gibi.. Yoksa gelirken 14. Louis tribiyle girdiğiniz yerden Seferoğlu Sıtkı gibi çıkarsınız.


Bir Çöplük Olarak İnternet..


Şu an sandalyeye çivilenmiş durumdayım. Bir araştırma ödevi neredeyse iki haftadır hakkımdan geliyor. Peki nasıl geliyor..

Eskiden yani ben ortaokuldayken yaptığımız en kapsamlı ödev, niye olduğunu anlamadığımız dönem ödevleriydi. Kapsamlı derken araştırma konusu genişti anlamında söylemiyorum, bize dayatılan ders kitaplarının dışında araştırma yapıp yazdığımız, bir level fazla bulduğumuz ödevden bahsediyorum. Dönem sonunda dönem ödevi zamanı gelirdi,  evde varsa ansiklopediler, dergiler, kitaplar açılırdı. Dergi kağıt karıştırırken bir hareket olurdu. Elde somut tuttuğumuz yazarı belli mis gibi belgelerdi onlar. Peki ya şimdi? İşte şimdi bir araştırma ödevi olduğunda kaç level olursa olsun bakılacak tek bir kaynak var evlerde, 'internet'. İşte artık hareket yok, koltuğa çivilenmece var.


Biraz sonra kangren olmamak için sandalyeden kalkacağım, çünkü uzun zamandır tek bir veri bulabilmek için internetteki bir milyon sayfayı taradım, susadım, sıkıldım, gözüm acıyor ve lunaparka gitme isteğindeyim.. Zira bu bir milyon sayfa işime yaramadı. Bulduğum her veriyle çılgıncasına seviniyor bir başka veriyle doğrulamak hevesiyle başka sitelere giriyorum karşılaştırıyorum ve bulduğum hiçbir verinin birbirini tutmadığını farkediyorum. İçimdeki şımarık çocuğun balonu sönüyor haliyle :( Bütün bu gelişmeler ışığında farkediyorum ki internet dev bir çöplük. Milyarlarca ders notunun, haberin, istatistiğin olduğu bir çöplük ve biz ödev yazmak veya haber almak için bu çöplüğün içinden doğruluk payı yüksek verileri bulmaya çalışıyoruz. Tüm verilerin doğruluğunu takip edecek ne zamanım ne de takatim kaldı. Kendimi internetin insafına bırakıyorum bu dakikadan sonra..