26 Aralık 2012 Çarşamba

Herkes gider Mersin’e biz ülkecek tersine


Bilinen bir sahne betimlemek istiyorum. Sabah otobüs beklersiniz, etraf bekleyenlerle doludur; işe gidecek iş kıyafetli insanlar, hastaneye giden teyze ve yakını, akraba ziyareti için erkenden yola düşmüş kadın ve çocukları, ortaokula giden iki öğrenci (ortaokul mu kaldı bu arada, sorsan 8’e gidiyor, 8’de neyse artık), erken emekli olmuş-ücretsiz uygulamaya yetişmeye çalışan-bir vukuat çıksa da konuşsak diyen adam.. İşte bu bekleyenlerle birlikte önünüzden bir otobüs geçse ama kimseyi almadan geçse, ilk tepki herkeste aynı olur. Bir mikrosaniye fikir birliği. Ama sadece o kadar, daha fazlasını beklemeyin.

Bu fikir ayrıcalıkları aklınıza özgür düşünen bireyler getirmesin. Aksine birçoğunda kafalarının yanıtlara açık kaldığı başka bir mikrosaniyede tüm hayatları boyunca taşıyacakları önyargıları oluşturacak 2 bilgi girmiş ve sonsuza kadar kapanmış gibi. Harddiske sıkı sıkı kaydedilmiş bu bilginin (veya değil) kaynağının çocuklukta oluştuğunu düşünmekteyim. Daha sonra edinilecek bilgiler harddisktekini yadsıyorsa masaüstünden siliniyor. Bu ketumluk sıradan olaylara aynı tepkiyi verdiriyor o kadar. Ama ya başka olaylar. İşte o başka olaylara gelelim şimdi.

Geçenlerde okul çıkışı mega uyku ile tramvayda yayılmışım. Bir durakta içeriye 25-30 yaşlarında üç arkadaş girdi ve ortadaki körüğün köşelerine yerleştiler. İçlerinden sesi gür olan (ve 30 yıldır bu gürlüğün farkında olmadığını düşündüğüm kişi) iş ortamını anlatmaya başladı. İş ortamındaki ayrıntıların, içerideki 50 kişinin duyması dışında bir anormallik yoktu. Tramvayın durakları haber veren otomatik sesi, arada ceplerden - çanta içlerinden gelen cep telefonu sesleri, sesi gür kişinin iş hayatı ile uyur uyanık bir moda girmiştim. Rüyalara dalarken dış sesler de rüyalara dahil oluyordu. Rüyalarda da sesi gür arkadaş anlatmaya devam ediyordu: “- Ohooo arkadaş sen ne diyosun, iş yeriyle geziye de gideceksin. Ben gittim çok kere. Hem de öyle Çin’e falan gittim. Anlattım ya Çin’e gitmiştim. Orda ne kadınlar var biliyor musun?”

Gür sesli adamın konuşmalarının rengi değişti. Hani az önce sıradan iş hayatını arada “ahahhah” diye gülerek bağırırcasına coşkuyla anlatan adam. Şimdi birden Çin’deki kadınlardan bahsetmeye başlamıştı. Kadınlardan fahişelere sonra sex hayatına geldi konu. Konuşmanın sıradanlığı+coşku kimseyi dürtmemişti ama seks hayatı+coşkulu anlatım öyle zıt kaçıyordu ki içinde bulundukları duruma, sanırsınız yerleştikleri yer tramvaydaki körük değil de iki vagonun birleştiği gürültülü küçük bölge idi. Böyle bir konunun böyle coşkulu anlatımı dolayısı ile beni silkip uyandırmıştı. Hatta neden olduğunu daha sonra anladığım şöyle bir tepki verdirmişti bana “fessüphanallaaah!”

Bu tepki, benden beklenmeyecek şekilde muhafazakar gelmiş olabilir. Verdikten sonra bana bile geldi. İşin komiği ortamdaki gerginliği uyanırken verdiğim bu tepki tetiklemiş olacak ki biri birden atladı “Arkadaş! burası bu türden şeyler konuşacağınız yer değil, kadın var çocuk var, sizi dinlemek zorunda değiliz.”

sonra hemen sadede geldi:

 “Bu tramvayı Kadir Topbaş size bunları anlatın diye vermedi!”

Hoppala. İşte asıl kilit kelime çıktı. Kadir Topbaş, dolayısı ile seçildiği parti-iktidar partisi. Neymiş adamın derdi? Belediyeciliği övmek. Bunu yapmak için bu ortamdan daha iyisi Şam’da kayısı.

Her bir ayrıntıyı, diyaloğu bu mevzuya çevirme mesaisi bitmez mi arkadaş.

Ne ulvi bir görevmiş çözemiyorum. Hem olayın gerisi iyice sarpa sardı. Gür sesli kişi olayın bu şekilde gerçekleşmesine şaşırarak “dinlemeyin öyle ise” diye yanıtladı adamı kibarca. Böyle bir mekanda bu tepkiyi beklemeyen adamın türkiyede yaşadığı şuursuz 30 seneye mi şaşırayım, kadını-çocuğu bahane göstererek Kadir Topbaş’ı öven adamın küfretmeye başlamasına mı..

Olay öyle saçma, diyaloglar öyle alakasızdı ki sanki münazaralarına sıkı sıkıya çalışmış gençlere hoca son anda karşıt konuyu savunmalarını söylemişti.

Ben sadece uykudan sıyrılmış yorgun yorgun baktım (ha adamın küfre başlamasının akabinde “bu ne perhiz ne lahana turşusu” lafını dokundurmadım değil, içimde tutacak değilim evet)

Sonra ne mi oldu. O kadar küfürden, Kadir Topbaş’lı övgülerden sonra gür sesli kişi aynı gür sesiyle içinde sex geçmeyen başka bir konu anlatmaya başladı körüğün bir ucunda. Biz de belediye başkanlarının bizden alınan vergilerle bizlere hizmet değil bağışta bulunduklarını anlamış olarak yolumuza devam ettik.

Tramvayda ters yönde oturarak bir süre daha gittik küfürcü adamla..

Dipnot: “Fesuphanallah” tepkisi rüyada verilmiş, uyanınca pişman olunmuş bir tepkidir.

22 Aralık 2012 Cumartesi

İçi Beni Dışı Yine Beni Yakar: Eskişehir


Aylardan Kasım, geçen sene (gerisi; üstümde kırmızı mont, elimde şemsiye gibi devrik gelmeli) Eskişehir’deydik üç gün. Ama ne üç gün. Öyle havaya bakılıp geçilen cinsten, hayal kahvesinde iki bira içip yayılmalısından değil. Yıllarca birtakım aksilikler yüzünden gelinemeyişin acısını çıkartırcasına bilinçli. Gelmeden internetten araştırılmış şekilde organize. Nasıl öyle olmasın arkadaş!, Herkes Eskişehir’den geçmiş bir kere. Kime sorduysam ya Eskişehir’e gidiyor ya Eskişehir’den dönüyor o vakitlerde. Yok Anadolu Üniversitesi’ymiş yok barlar sokağıymış. Giden bir sürü tanıdık var orada oturmayan. Orada oturan bir tane tanıdık yok. Şu giden tanıdıkların orada kaldıkları tanıdıklarına bir rast gelemedim yıllarca. E öğrenciyiz o zaman tabii, gidip otelde kalmalık bir tatil tribine de sokamıyoruz ki Eskişehir’i denizi yok diye. Bir Eskişehir’dir aldı yürüdü yıllarca. Böyle bakkaldan ekmek alır şekilde seri gidenler biliyorum. Sözün özü yıllar sonra karar verip geçen sene gittiğimiz Eskişehir’e biz giderken herkes dönüyordu (tecrübeyi anlatmak maksatlı)

İki kişi 1 hafta öncesinden gidiş-dönüş, kalış yerlerini ayırttık gittik. 3 gün boyunca gezmediğimiz alan görmediğimiz saha kalmadı rotamızda olan. Bir ara Anadolu Üniversitesi’ne uğrayıp kütüphanede tezimi bile araştırdım, o derece (böylece artistlik kotamızı da doldurduk).



Bu yazıyı bana yazdıran macera ise geçen hafta gerçekleşen ikinci Eskişehir ziyaretim. Bu ziyaret de organizeydi ama benim tarafımdan değil. Olayın asıl ilgi çeken, geren, güldüren ve düşündüren kısmı burada başlıyor. Bilinmeyen organizasyon.

Bu sefer Eskişehir’e ders hocam tarafından davet edildim. Öyle sıradan bir hoca değil ama, alanında duayen olan, daveti karşısında “yok bea hocam işim gücüm var diyemeyeceğiniz” o sırada çok önemli bir işiniz olduğunu hatırlarsanız bunu söylemek yerine koşarak yok olmak isteyeceğiniz durumlara sokan cinsten bir hoca. Evet neyseki önemli bir işim yoktu ama tahmin edersiniz ki bu durum hocaya aynı zamanda “hocam planlarda ne var, nerelere gideceğiz?” sorusunu da adam gibi sormayı mümkün kılmıyordu. Disiplinli ve titiz olduğunu bildiğim hocanın ziyaretle ilgili bir organize durumu olduğu aşikardı. Eskişehir’e gondol sefası yapmaya gitmeyeceğimizi biliyordum evet, ama ortada sorulamayan, geren bir organizasyon durumu da somut bir halde varlığını sürdürüyordu. Sabah erken bir saatte yola çıktığımızda arabanın içine konulmuş, hocanın getirdiği ev yapımı peynirli börek havayı biraz yumuşattı, bir süre sonra spontan bir şekilde uğradığımız bir kasaba, organizasyonun geren havasını da spray gibi dağıttı.

Eskişehir’e tekrar girdiğimde, benim adıma yıllar sonra tekrar annem babam karar veriyormuş gibi hissettim. Gün içinde bir sürü farklı sektörden insanla tanıştım, toplantılara girdim. Ne için geldiğini ve ne olacağını bilen hoca her kapıya her odaya vardığında arkasından Kültigin’in adamları gibi giren ben ve hocanın oğlu bilgilendirilmemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla baş köşelere geçtik saksı gibi. Evet biz saksı gibi hissediyorduk ama beni asistanı olarak tanıtan hocadan referansla hocanın muhterem varlığına anlatılan her detay bana da dönüp anlatılıyor, normalde aynı masada olmamın zor olacağı insanlara ciddi bir iş yapıyor gibi görünmem gerekiyordu. Başladım kalem kağıt alıp olayları not etmeye tabii. Çünkü boş kalınca masaya yayılmaya başladığımı fark ettim evin sosyal güdüsü gelişmemiş (desturu olmayan) küçük çocuğu gibi.

Yazdım, çizdim, başımla onayladım, dışarıdan bakılsa deftere sektörler bazında gerekli düzenlemeler yazdım sanılır (hatırı sayılır çıkarımlar da yok değil tabii). Ama işte tüm bu toplantılar sırasında komik bir an, ilgi çekici; konu dışı bir durum, genel havanın çok dışında bir ayrıntı oluştuğunda dağılıp masaya yayılmam hocanın da ilgisini çekmiş olacak ki toplantılardan biri bittiğinde hafiften gülerek (ki bu durumda ne söylenir hocanın kendisi de bilemiyordu kanımca); “Defterin üzerine kapanarak yazmak zor değil mi? Dışarıdan bakan konuyla ilgilenmediğinizi düşünebilir” demek zorunda kaldı kibarca.

Organizasyonun ve günün bu denli bilinmez rotası akabinde sürpriz ve komik olaylar da getirmedi değil. Acaba otele mi dönüyoruz? dediğim bir anda; hep televizyondan görüp takdir ettiğim meşhur Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in odasındaki masada buldum kendimi. Tüm gün ciddi duran, yazan, arada masaya yayılan, kimi girilmesi zor yerlere girdiğinde iyice şımarıp geride kalan ben, masada guguk kuşu gibi oturdum. Kibarca hocaya yaptıklarını anlatan yakışıklı yüzü karşısında (kişiye göre değişir tabii) sabaha kadar oturmak istedim. Yine şımarmıştım ama içimden. İçimden öyle bir şımardım ki..

Akşam Anadolu Üniversitesi’nin otelinde güzel bir uyku çekip “kaçta aşağıda olayım hocam? 7 mi 6 mı?” diye kahramanlık yapan ben, 8:30 ‘da “yaşıyor musun?” diye uyandırılınca yerin dibine girdim. Kahvaltıyı alıp hocanın masasında oturup sohbet ettiği bir takım adamların karşısına oturdum. Bizi oraya davet edip oteli ayarlayan Bölüm Başkanı’na “Siz peki? Bu üniversiteden misiniz?” diye sordum ekmeğimi reçele batırırken. Ne yapayım?. O sırada gidilecek yerlerden, neden gidildiğinden, kimin bizi beklediğinden en habersiz kişi olarak hocanın asistanım diye tanıttığı biriydim. Kendimce sinerji yaratma çabasındaydım :) Üstüne bir de kahvaltı sonrası hocanın oğlu manzarayı arkama alıp resmimi çekmek için beni teşvik edince, tam poz veridiğim sırada hocaya yakalanmak sinerjik mi gereksiz enerjik mi oldu bilemedim. Yerin dibine iyice gömüldüm o enerjiyle. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.

İki gün boyunca çeşitli sektörlerin toplantıları, fabrika gezileri ve Belediye Başkanı ziyaretiyle bu 2 gün, önceki 3 günlük gezimle alakasız bir zeminde tarihteki yerini aldı. Ne çiğ börek yiyebildim ne Porsuk Çayı’na bakabildim. Ama Woody Allen tadında şu son diyaloğun oluştuğu absürd ortamı bir daha bulamayacağımdan emin olarak ayrıldım Eskişehir’den:
En güçlü sektörlerden birinin toplantı salonunda genel müdürün “Geleceğe Yönelik Strateji Planı”nı büyük bir titizlikle dinliyor not alıyorum. 2015 yılı yapılacaklar listesini ciddiyetle anlatan müdürü dinlerken hocanın oğlu kulağıma eğildi:

Anlamıyorum ya, 21 Aralık'ta dünyanın sonu gelmiyor muydu?

10 Aralık 2012 Pazartesi

24 Saat Yetmiyor

Kış gelince sadece gündüzler kısalmıyor muydu? Gün yine 24 saat evet. Sadece güneş erken batıyor diye biliyoruz biz. Ama şu son ay günlerin bir kısmının birileri tarafından yavaş yavaş kimseyi uyandırmadan kısaltıldığını düşünmeye başladım. Bu düşünce böyle romantik bir şekilde gelişmedi emin olun. İçinde pazartesi (hatta benim için duble pazartesi) sendromlarının olduğu, işli ödevli haftalar sonucu yavaş yavaş gelişti.

Uzun zamandır işyerinde geçirdiğim saatler hep çabuk geçiyordu ama şu son ay ışık hızıyla geçmeye başladı. Sabah kahvaltımı sindirmeden öğle yemeği vaktinin geldiğini, onu sindirmeden servise yetiştiğimi fark ettim. Günü sindirmeden yatağa girdiğimde aklıma iki şey geliyor. "Bugün ne yaptım da son aldığım kitapları hala okuyamadım?" ve "Yarın ne yapmalıyım da son aldığım kitapları araya sıkıştırayım?". Bu kitap kurdu olduğumdan değil, günün kısalığına olan şaşkınlığımla ikinci moda geçemememden kaynaklanıyor. Kitaplardan referans alarak yapmam gerekenlerin gün içinde hangi eylemler arasına sıkıştırılabileceğine bakıyorum. Bu aralar bu tabloya üç boyutlu gözlükle bakmak istiyorum çünkü göremiyorum.


Peki madem gün bu kadar kısa. Biz niye uğraşıyoruz arkadaş! Ona göre performans bekleyin. Gün kısa ayık olun bir kere.. İş ilanlarında ne diye o kadar özellik bekleniyor?, Doçentlik kriterlerini neden abarttınız?. İkili ilişkilerde bu titizlik, mozaik pasta yapımındaki bu zorluk da neyin nesi?

Ben en iyisi gün sıfırlanmadan z raporunu yazayım.

Z raporu: ctrl+alt+del   

2 Aralık 2012 Pazar

İstatistik Şehrin Üstüne Yakışanı Giymesidir


Şimdi efendim daha önceki yazılardan da anlaşıldığı gibi bu dönem şehirlerin istatistikleriyle boğuşmaktayım. Ama bu sefer ödevin zorluklarını, arada 'dark side'a geçen taraflarını yazmayacağım. İstatistik hesapları yapmanın yeni bir yönünden söz edeceğim. Güvenilir verilere bilgisayar başından ulaşılmanın güvenilirliğinin sorgulanması gerektiğini daha önce yazmıştım. Devletin istatistik kurumunun sitesi bu amaçla kurulmuş ve legal olduğu aşikar bir kaynak. Fakat gelin görün ki o siteye de kimi yerlerde Rohan kralının başına çöken Saruman etkisi kadar ağırlık çökmüş. Verilerin çoğu eski ve güncel değil. Bunu kimi yerlerde kurumları bizzat arayarak teyit ettim. (yaza yaza düşürdüm hükümeti)


Efendim hani gitmeniz gereken köye, bölgeye sadece bir araba çalışır ve o da çoğu zaman geç gelir (hatta bazen gelmez) ve de mafyası ondan başka minübüs/otobüs hattına ambargo koyar ya. İşte devletin istatistik kurumu da bu şekilde kendisi dışında kimseye istatistik çalışması yapma yetkisi vermiyor ama en temel şey olan gayri safi yurt içi hasılanın şehirlere göre dağılımını 2001 yılından beri yayınlamıyor.. Hem bilgi vermiyor, hem ambargo koyuyor. Belki de kimi iplikler pazara çıkartılabilir diye korkuluyor. Çünkü şehirlerin istatistiğini adeta parlak bir uçan balonmuşcasına cilalı gösteren veriler yerine gerçekleri (ki çok araştırma lazım) gördüğünüzde şehirler çıplak kalıyor ve bir sürü ilginç gerçek çıkıyor.



Uzun uzun yazmayacağım zira şehiri şehir yapan bir sürü kurum, yer, sosyal donatı mevcut. Fakat en çok dikkatimi çeken şey park-bahçe, müze, hastane veya çocuk esirgeme kurumlarını öven şehirlerin kadın sığınma evlerinin olmaması ya da yüzlerce muhtaç kadının, yirmi kişilik kontenjanı olan yerlerle idare etmeleri. Şehirlere ait sitelerde devletin istatistik kurumlarının cilalı balonunu söndüren ayrıntılar yok.. Çünkü istatistikler tek elde..






Son kelam Maho ağadan:

 -"marabanın halini soruyoruz; 
 - eyidir eyidir!"





28 Kasım 2012 Çarşamba

Eski Çamlar Bardak Oldu


Çocukken memleketten İstanbul'a geldiğimizde ilk iş halamların kurum kokusunun ağır olduğu (ki ben buna İstanbul kokusu derdim) Bağcılar mevkiine gelinir, onların bir tarafı bitmek bilmez bir arsa diğer yanı dik yokuşlu daracık bir sokak olan evlerine yerleşilir, sonra da halam tarafından şahsıma en büyük banknot verilirdi. Bunun akabinde hemen elimden tutulup bakkala götürülür bir tane de bardak çikolata alınırdı. Bu çocukken hep böyleydi. Halam ve o dönemin yeğenli çocuklu anaç kadınlarının çocukları şımartma yöntemi böyleydi. Ben halimden pek memnun cebimde kendimi zengin hissettiren küçük bir servetle oturup çikolata yerken biraz sonra beni arsaya çağıracak yaz arkadaşlarımı beklerdim. Geldiğim yerin düzenli evlerine zıt, bu karmaşık, algı karıştıran yere alışma saatleri ağzımda bu çikolatanın tadıyla geçerdi. Peki neden böyle nostalji yaptım?

Cam kavanozda satılan çikolatalardan günümüze gelen kaç marka vardır ve tatları nasıl değişikliklere uğramıştır?  Zaman geçtikçe, tükettikçe seçicileşiyor arsızlaşıyoruz. Şu an o eski bardak çikolatanın tadını hiçbirinden almıyorum. Acaba bize uyuşturucu etkisi yapan o çikolataların içinde şimdi olmayan birşeyler mi vardı?. Yoksa biz seçe seçe iyice suyunu mu çıkardık bu işin.. Geri döndürülmez bir tatminsizlik başlamış olabilir. Belki uzun bir yoldan gelmenin, yolda denizi görmenin heyecanıyla başlayan, eski bakkalların yoğun ambalaj kokulu atmosferiyle devam eden, ilgiyle şımartılmış bir günün sonu böyle bir tat veriyordur (beni bu havalar bozdu)

Yapabilsem, google’da eski çikolataların tadını da arattırsam. 
 Yazımı düzeltilmiş şu sorgu için sonuçları görüyorsunuzprestijli misafirlik şımarıklığı

25 Kasım 2012 Pazar

Bir Ben Var İnternetten İçeri

İnternetin dev bir çöplük olduğu gerçeğini daha önceki yazımda irdelemiştim. Ama az önceki izlenimim doğrultusunda yeni bir benzetmem daha oldu. İnternet asılsız bilgilerin çokça olduğu karmaşık ama organize görünen bir çöplükmüş. Organize çöplük derken atık çöpü gibi düşünün ama karton atık sandığımız şey aslında plastik ve ayrıştırılmış gibi düzenli duruyor diğerleri arasında. İşte özellikle arama motorlarında tarattığımız bilgiler bu stilde.



Az önce kullanıcı adımı 'kaç platformda bilgilerim çıkıyor' diye bir arattırdım. Herşey önüme serildi. Bir ara kuru sıkı her platforma bu isimle üye olmuşum (kalıcı isimleri internette kullanırken cimri olun) hatırlamadıklarım bile var. Hatta şifresini unuttuğum ve kayıtlı mail adresim silindiği için açamadığım eski blogum bile sonsuza kadar oraya yapışıp kalacakmış gibi duruyor öyle.. Tüm bu site başlıklarını karıştırırken engellilerle ilgili bir haberin altında 'engelliler' ile başlayan bir cümlemi gördüm. Hemen bastım nedir diye. Engelliler ile ilgili bir haberin altında 'Bu haber hakkında twitter'da neler konuşuluyor' diye bir bant var, onun altında ise yorumlar. Daha doğrusu yorum olarak gösterilen ama konuyla alakası olmayan, Twitter'dan anahtar kelimeler yoluyla otomatik bulunmuş geyik türünde yazılar. İşte benim hatırlamadığım bir zamanda yazdığım ve içinde engelli kelimesi geçen bir cümle de bu sebeple bu haber yorumları içerisinde istiflenmiş duruyor. Sonsuza kadar kalacak verilerin arasında, hem de yanlış yerde. Yani bir tür veriler çöplüğü, ama bir şekilde organize olmuş ve yalan yanlış bilgi veriyor.

Aklıma halamla iki sene önce girdiğimiz bir iddia geldi. Nereden olduysa konu Rasim Ozan Kütahyalı'ya gelmişti, halam onun eski Tkp'li olduğunu söylüyordu (bir yerlerden öyle kalmış aklında) Şimdi hayat ilginçtir ama o kadar da değil.  Konuyu iddaya girdiğimiz için googleda aradık. Bu iki verinin içinde geçtiği  tek yazı Tkp'li bir kişinin haber yazısıydı ve şöyle diyordu; "Rasim Ozan Kütahyalı cahil bir adam ama kimse ona cahil olduğunu söylememiş"

24 Kasım 2012 Cumartesi

Aradığım Popstar Sensin


Geçenlerde taklit ürün karşılaştırması için marketteki çikolata-bisküvi reyonlarında takıldım biraz. Kendi piyasasındaki taklitlerinin dar bir alanda çokça örneğini görebileceğiniz bir yer abur cubur reyonları. Mesela kek bölümüne baktığınızda en az beş markanın ürünlerini bir görüş mesafesinde görebilir karşılaştırmasını çok hızlı yapabilirsiniz. Ambalaj odaklı baktığım için ilk defa pek yönelmediğim bir sürü ürün inceledim. Sonrada fark ettim ki ben genelde hep aynı şeyleri alıyorum. Bisküviyse belli, çikolataysa iki üç çeşit..  Peki neden?

İnsanların yeni ürün denemelerindeki ritim biraz hayat ritimleriyle alakalı bence. Mesela ben ve arkadaşım bir markete girdiğimizde ben milyon kere aldığım çikolatayı tekrar alırım, o ise piyasaya yeni çıkmış bir gofret kapar reyondan. Benimkisi yeni olana önyargı değil de eskiye bir çeşit sadakat gibi. Biraz da risk almama. Bu, insana beslenen önyargıyla kesinlikle karıştırılmasın. Bu kendi yağında kavrulan, başkalarını etkilemeyecek bir seçimin ritmidir. Bu ritmi bozan eve gelen farklı marka çikolatalar ve hediye edilen parfümlerdir. Hatta hatta benim gibi yıllardır aynı şarkıları dinleyen birisinin tesadüfen radyodan duyup keşfettiği şarkılardır.

Özellikle ürünlerde yeni bir şey deneme eğilimini pazarlamacılar kılı kırk yararak araştırmışlardır. Çünkü işleri budur. Birileri yeni ürünlere şans tanımalıdır. Belki de bizi yeni olanı almaya sevk edecek, o daimi ritmi sekteye uğratacak küçük ayrıntılar vardır (zorunluluk dışında) Mesela Adidas reklamlarından birisini çok severim. Tüm reklam boyunca Adidas’ın tasarımcısının yükselişini anlatır, sonra vurucu cümleyi söyler;

“Kim bilir belki bir yerlerde sizin için de bir şeyler tasarlamıştır”

Marks’ın “meta fetişizmi”ne hiç girmiyorum ;) (çünkü bilahare bu konuya değineceğim)

22 Kasım 2012 Perşembe

İçimizi Umutla Dolduran Cümleler..


Kendinin dünyanın bir parçası olduğunun farkında olarak yaşayan (farkında olmayanlar var), haberlere olup bitene tepkisiz olamayan ve bir yerlerde ‘ben de varım, ben ne yapabilirim?’i samimiyetle söyleyebilen insanların işi zordur. Milyonlarca insanla yaşıyoruz dünyada ve az iki kişi ile günlük rutinimiz içerisinde tanışıyoruz. Önce ezbere konular konuşulur, 'Havalar bozdu mu?’, ‘Yemek güzel mi?’, ‘Siz de yeni mi başadınız? hoh hoh ho’ gibi..  Konuşma aralarında yapılan benzetmeler, cümleler arasına sıkışmış ince espriler ele verir karşıdaki insanın duyarlılıklarını. Ucundan biraz yakın şeylere duyarlı olduklarınızla görüşme devam edersiniz ama bir de çoğunluk vardır. Sayıları daha fazla olan ve buna paralel olmayan bilinçleri ve farkındalıklarıyla etrafımızı sarmış çoğunluk. Bunlar sizde fark ettikleri ince esprileri zenginlik olarak görmez hatta rahatsız olurlar.. Bir konu hakkında çoğunluk dışında farklı bir tepki gösterip cesurca ortaya koyduğunuz özgün fikirleri tartışmaya gerek duymadan ötekileştirirler. Zaten milyonda bir bu cesareti gösterip özgün olabilmiş her kişiyi, düşünceyi adeta bir sümüklüböcekmiş gibi ezmeye çalışırlar.


Peki nedendir dersiniz bu çabaları, bu farkındasız farkındalıkları? Ben birkaç neden sayabilirim ama bu konuya çoğunluğun gözünden bakamam. Çünkü ben dünyanın bir parçası olduğumun farkındayım. 'Acaba çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyor olabilir miyim?' diye düşünüyorum. Farkındalığım hak yemekten korktuğumdan (biraz kulluk felsefesi gibi oldu),  'asıl ben' e uygun şeyleri kaçırıyor olabileceğimden, kendimin farkında olup kendime haksızlık etmek istemediğimden. Çünkü her özgün kişilik (tasvip etmediğim fikirlere sahip olanlar bile) beni kendime daha fazla yakınlaştırıyor. Dünyaya zenginlik katıp beni umutla dolduruyor. Bu cesareti gösterebilmiş herkes bana heyecan veriyor.

Şimdi asıl konuya geleceğim. Başta bahsettiğim o az sayıda olan ‘farkında insanlar’ diğerlerinin aksine bir konuda akılcı cümleler kuran insanları severler, onlara hayranlık duymaktan çekinmezler. Çünkü amaç birşeylerin farkındalığıdır. Kimin bunu sağladığının bir önemi yoktur. Bir yerlerde düşüncelerine tercüman olan daha iyi kurulmuş cümleleri görünce üzerlerinden bir yük kalkmış gibi olur hatta. Sorumluluğu üzerlerinden alan başka yetenekli insanlar da vardır.. Onların farkına varmak ne güzel şeydir..

İşte ben de bu sabah SoL gazetesinde Kemal Okuyan’ın Akif Beki’yle ilgili yazdığı bir eleştirisini okurken Akif Beki şu an ne yapıyor diye bir arattırdım internette. Tesadüfen Uludağ sözlük'te onunla ilgili bir yoruma denk geldim. Cümleler öyle anlaşılır idi ki kendimi çok iyi hissettim. Bu sabaha bu cümlelerin yazarının bu ülkede yaşamasının mutluluğuyla başladım..

Sözlük’ten:
”Şu an cnn de bir haber programında, üç-dört tane kadının kürtaj ile alakalı protesto görüntülerini izliyor. Kadınların başlarında bir otobüs dolusu polis. Bir kadın, incecik, nazik eliyle polisin elinde tuttuğu ve kendisini itelediği kalkana bir kaç kez vurmaya çabalıyor ama o kadar güçsüz ki, kadının elleri acıyor. Daha sonra bu kadınlar hakkında, polise şiddet suçundan dolayı üç yıllık ceza davası açılacağı söyleniyor.

Akif efendi yorum yapıyor; ''polis görevini yapmıştır, kadınlar suçludur. polise karşı direnmiştir.''

Ben yorum yapıyorum;

Sen adamsan, sen hakikaten imanlı bir insan isen, ben kendimi her şehrin meydanında ayrı ayrı asacağım.”                             
                                                                                       (benibildinmi, 31.10.2012 11:49)

21 Kasım 2012 Çarşamba

Sınav kağıdı okumanın dayanılmaz hafifliği

Rutin öğrencilik yıllarımda (rutin derken  full öğrenci olduğum yıllardan bahsediyorum) sınav kağıdını doldururken yazdığımız şeylerin hoca tarafından gerçekten anlaşılmasını istiyor muyduk diye düşünüyorum şimdi.  En çok bildiğimiz soruları  ‘nerden başlasam da kafamdakini şöyle temizce, anlaşılır bir şekilde parlak parlak kağıda geçirsem’  diyerek yaya yaya yazarız. Ama ya bilmediğimiz sorular? Ucundan hatırladıklarımız ya da kopya ile kulak kabartarak duyduklarımız ve emin olamadıklarımız. Onların cevabı kağıdın bir köşesinde silinip silinip yeniden yazılan savaş alanına dönmüş bir bölgede karmakarışık, yarısı silinmiş şekilde durur. Çünkü onlar emin olamadığımız cevaplardır. Yanlış olabilir, kopya olduğu anlaşılabilir, saçma bulunup dalga geçilebilir en çok da ‘belki doğrudur ama eksikse anlaşılmasın’ ümidiyle siliktir. Çünkü hoca eksik olduğunu anlamayabilir, oradan yırtılabilinir belki.


Bugün okuduğum sınav kağıtları da bu saydığım tüm olasılıkların kaygılarıyla doluydu. Silik yazılar hakkında  hocaların ne düşündüğünü şimdi daha iyi anlıyorum.  O kargacık burgacık, yarı silinmiş, hatta son kelimesi bile olmayan, öğrencinin ‘hoca buradan gerekli bilgileri toplasın’ umuduyla yazdığı cümlelerin akıbetini gördüm notlarken. Hepsine değer verilip okunuyormuş meğer. Fakat uzun uzun anlatmanın bir anlamı yokmuş. Hoca içinden gerekli bilgileri bir virüs programı çalışması disipliniyle damıtarak notlandırıyormuş. Gerçekten umduğumuz gibiymiş

Her hocanın sınav kağıdından beklentisi aynı mıdır bilememen ama bir fikir yürüteceksem, takdir gören kağıtlar bilgiyi özgün bir biçimde veren kağıtlar kanaatimce (Yüzlerce öğrencisi ve okunacak sınav kağıdı olan bir hoca, haliyle işinin kolaylaşmasını istediği için bir örnek, ders notlarıyla cümlesi cümlesine doğru bilgileri içeren bir sınav kağıdı görmek istiyor olabilir tabii). Kopya çekildiyse bile birebir çekilmediğinin bir göstergesidir bu. Ya da en iyi ihtimal ile öğrencinin konuyu kanıksadığıdır. Ben de kendime özgüydüm öğrenciyken sınav konusunda. Teknik fizik dersi sınavında boş kalan yere şöyle bir şiir yazmıştım vakti tamanında. Hoca ne düşündü hala bilmem

Bir vektörün çarpımı
Bir öğrencinin ölümü
Unutulur dalından düşen son turuncu meyvesi hurma ağacının
Seni ne çok severdik   

20 Kasım 2012 Salı

Evet böyle bir durum var.



'Dosyayı kaydet' diyerek yazısına başlayan bir blog yazarının heyecanından söz edilebilir mi? Dosyayı kaydetmeden bir şekilde kaybetmek korkusundan bahsetmiyorum. Bir süredir her davranışımda ödev mode on..

Efendim şöyle. Uzun zamandır öğrenci modunda ders almıyordum. Neredeyse iki yıldır. Hocaların öğrencilerle iletişimine şimdi tekrar öğrenci tarafından bakmaya başladım. Oleyy. Yeni bir soluk mu geldi hayatıma tekrar? Hayır, ama maksat hareket olsun. Bu hareket sporla bölünmekten başka sosyal aktivitesi olmayan canlıdan hallicedir.

Sabah üç saatlik uykuyla yedide yollar düştüm. Ödev notları, sırt çantası ve bilgisayarla. Tam üç saat süren, Acıbadem’den kol çantasıyla Kadıköy’e takılmaya gelen kişi için çetin, benim için rutin süren bir yolculuk oldu. Yolda akbil doldurmak için Tüyap tarafına geçip bankamatiğe gittim, yol uzun süreceği için kahvaltı yapayım dedim ve elimde muffin-kahve metrobüse yetiştim. Yolda, dersin hocası ‘niye okumadan geldin?’ demesin diye yirmi sayfalık arkalı önlü “sanayi politikası nasıl olmalı” konulu, romantik olmayan bir makaleyi okurken üstüme kahve döktüm. Arada inip metroya binerken gazetemi aldım, takip ettiğim köşeyi ayakta okuduktan sonra nihayet yer buldum, okula girmeden önce yolun karşısında fotokopilerimi çektirip derse yetiştim. Benim rutinim..

İlk ders bir şekil devirildikten sonra üç gündür ekseni etrafında döndüğüm ve bahsettiğim ödev konusuna geldik. Ben araştırdığım zilyon tane raporu çıkardım hoccanın önüne. Memnun oldu haliyle.. Ama yetmez ama evet sayın seyirciler! Rapor, veri, istatistik ortaya çıktıkça hoca daha da talepkarlaştı. Ben ‘konuyu daraltalım hocam’ deme umutlarıyla gelmişken bir milyon öneri ile geri döndüm. Meğer hoca istekleri bitmiyormuş. Öğrenci çalıştıkça bir çeşit gandalf olduğuna kanaat getiriliyor ve elinden her işin böylece geldiği sanılıyormuş. Bu saatten sonra çıtayı düşürdüğünde ortalama öğrenci çalışmasından daha az itibar göreceğini bilmek iyi mi kötü mü? 


19 Kasım 2012 Pazartesi

Başımıza Gelecekler

İşyerindeki yoğun trafik arasında tuvalete çıkmak bile kafa dağıtma yöntemleri arasındadır ne acı ki. Hayır 'taş mı taşıyorsunuz hacıı?' diye sorsan, bu kadar veriyi toplamaya çalışırken, "amele olsam da sadece kum atsam" cevabını veririm.

İşte bu amelelik hayallerini kurarken insanlıktan çıkmamak için kahve içelim dedik. Orta şekerli bir türk kahvesi yanında da iki kelam fal, oh mis. Basit gibi görünen bu kararı verdiğim için kendimi bizzat tebrik ederim. reklam piyasasında ya da stand firmasında akşam saatlerine kadar çalışan, çalışırken aynı müziğin en aşağı yirmi  kere müzik listesinde art arda çaldığını farketmeyen meslektaşlarım bilir. Kahve arasını geçtim, o müziği değiştirebilme kararı ne radikal bir karardır. İşte bu radikalin radikali karar ile odadan çıktık, kahvemi içtim, arkadaş iki kelam fal baktı. Ama ne kelam! O anki durumundan mı,benim beklenti içindeki halimden midir nedir pek şukela şeyler söyledi. Ben de iyice şımardım. Demek ki geleceği görmek falan hak getire, olay iki kelamla gelecekten umut vermekmiş arkadaş. Ben şimdi bu şımarıklıkla devam edeceğim yarın yetişmeyeceği kesin olan ödevime..

18 Kasım 2012 Pazar

Tüyap bana yakın mı?


Bundan tam iki sene önce bu çevresi boş arazi, dört bir yanından yaz kış dört mevsim esen bina yığınına taşındım. Çünkü iş yerime yakındı. Bu herkese uzak yerin bir tek avantajı vardı sorana söylemek için. O da bana yakın ama herkese uzak olan fuar alanı Tüyap! Özellikle de senede bir defa olan kitap ve sanat fuarı..

Nigthmare Before Christmas’taki yaratıkların bir sene boyunca bekledikleri cadılar bayramı hevesiyle üç senedir her sene beklerim bu fuarı. Ne için mi? Tabii ki sabah yaylana yaylana elimde kahve mugıyla erkenden gidip zaman kaygısı olmadan söyleşilerin her birine girmek, sanat tarafına geçip okuldan tanıdık bulup sanat sepet geyiği çevirmek sonra kitaplara koşup Boyuttu, Tübitaktı, İş Bankası Yayınlarıydı derken en son Say Yayınları’ndan Küçük Vampir serisinden iki kitabını alarak günü devirmek için. Bu sene aynı heveslerle çıkamadım evden. İstatistiklerle ilgili ödevim sabah beni fuara yollamak istemiyordu. Ama bir zahmet kalkıp giyindim ‘ben de eksik kalmayayım fuarda bu ilk hafta sonu’ diye. Meğersem bu fuar bana yakın falan değilmiş, ben iki senedir öyle kandırmışım ki kendimi. Yol kısa diye her seferinde müzik dinleyip sallana sallana gitmişim minübüste . Ne üf demişim ne püf.

Sabahın tam onunda çıktım bugün evden sallana sallana gitme umuduyla. Baktım minübüs gelmiyor sallanma tribim huzursuzluğa dönüştü çünkü Nusret Kaya’nın paneline yetişmem gerekiyordu. Minübüstü, otobüstü, yoldu, gecikmeydi derken panelin ancak yarısına girebildim. Sonra koşa koşa sanat tarafına geçtim bir soluk. Resimlere bakamadan oturdum bir dostumun yanına, iki kelam edeyim dedim hızlı hızlı. Ödev vicdani ötmeye başlayınca da mecburen kalktım suçlu suçlu. Kitaplara bakmadan hemen kaçmak istiyordum. Koşarak kaçmak..

Ne mümkün. Tam son holden geçerken ‘aa ya ödevime uygun bir kitap varsa!’ diye çılgınca bir düşünce belirdi. Holden salona koşarak girdiğimde benim için ümit kalmamıştı.'Biraz takılır saat 3 gibi eve gelirim, nasıl olsa ev yakın' demiştim sabah temiz duygularla yola çıktığımda. Saat 6 buçuk idi eve geldiğimde. Geliş yolunu anlatmak bile istemiyorum.

 'Kitap fuarına iki kitap gezer çıkarız' diye gelen varsa beri gelsin bu saatten sonra. Çünkü buraya gelen buradaki kitap, sanat ve merak şeytan üçgenine kapılıyor. O yüzden iki gezer çıkarız yok!. Evereste tırmanır gibi geleceksiniz buraya, Louvre müzesine gelir gibi.. Yoksa gelirken 14. Louis tribiyle girdiğiniz yerden Seferoğlu Sıtkı gibi çıkarsınız.


Bir Çöplük Olarak İnternet..


Şu an sandalyeye çivilenmiş durumdayım. Bir araştırma ödevi neredeyse iki haftadır hakkımdan geliyor. Peki nasıl geliyor..

Eskiden yani ben ortaokuldayken yaptığımız en kapsamlı ödev, niye olduğunu anlamadığımız dönem ödevleriydi. Kapsamlı derken araştırma konusu genişti anlamında söylemiyorum, bize dayatılan ders kitaplarının dışında araştırma yapıp yazdığımız, bir level fazla bulduğumuz ödevden bahsediyorum. Dönem sonunda dönem ödevi zamanı gelirdi,  evde varsa ansiklopediler, dergiler, kitaplar açılırdı. Dergi kağıt karıştırırken bir hareket olurdu. Elde somut tuttuğumuz yazarı belli mis gibi belgelerdi onlar. Peki ya şimdi? İşte şimdi bir araştırma ödevi olduğunda kaç level olursa olsun bakılacak tek bir kaynak var evlerde, 'internet'. İşte artık hareket yok, koltuğa çivilenmece var.


Biraz sonra kangren olmamak için sandalyeden kalkacağım, çünkü uzun zamandır tek bir veri bulabilmek için internetteki bir milyon sayfayı taradım, susadım, sıkıldım, gözüm acıyor ve lunaparka gitme isteğindeyim.. Zira bu bir milyon sayfa işime yaramadı. Bulduğum her veriyle çılgıncasına seviniyor bir başka veriyle doğrulamak hevesiyle başka sitelere giriyorum karşılaştırıyorum ve bulduğum hiçbir verinin birbirini tutmadığını farkediyorum. İçimdeki şımarık çocuğun balonu sönüyor haliyle :( Bütün bu gelişmeler ışığında farkediyorum ki internet dev bir çöplük. Milyarlarca ders notunun, haberin, istatistiğin olduğu bir çöplük ve biz ödev yazmak veya haber almak için bu çöplüğün içinden doğruluk payı yüksek verileri bulmaya çalışıyoruz. Tüm verilerin doğruluğunu takip edecek ne zamanım ne de takatim kaldı. Kendimi internetin insafına bırakıyorum bu dakikadan sonra..